3 Mayıs 2026 Pazar


 

                                                                                                Kadir ŞİŞGİNOĞLU (Sanat ve Müze Yazarı)

     Sıradan bir yaşamı gönüllü olarak reddeden sanatçı; yaşamı süresince tercihlerinin bedelini fazlasıyla öder. Ödediği bedeller çoğu insanın hayatında keşkelerle ifade edilirken, sanatçı; bireysel olarak sürdürdüğü varlık savaşında arkasına dönüp pek bakmaz. Onun savaşı gelecekte var olabilme savaşıdır. Bütün benliği ile verdiği varlık savaşında duyduğu, kendi estetik varoluşunun kaygıları onu gündelik yaşamın küçük hazlarından uzaklaştırır.  

     Özgürce üretmek ve sanatsal kariyer planlaması açısından ülkemizde sanat yolculuğunu bir kadın, eş ve anne olarak sürdürmek, dezavantajlı bir durum sayılır. Birçok öğrencinizin hayatına dokunacak idealist bir öğretmen olarak mesleğinizi sürdürüyor ve sanatın etkileşim ve gelişim potansiyelinin yüksek olduğu büyük kentlerden uzak yaşıyorsanız kuşkusuz bir başka dezavantajı yaşıyorsunuzdur. Bu sınırlar içinde sürdürülen sanat yolculuğu sansasyonel sanatsal başarı hedeflerine sizi ulaştırmayabilir, kuvvetli bir manifestoya bağlı, kabul edilebilirliği yüksek sanatsal başarı hedefiniz gerçekleşmeyebilir. Ama "Sanat yolculuğunda önce insan olmak" yolunu tercih etmiş iseniz yolda olmanın keyfini ve hazzını, planlanmış bir başarıya tercih etmiş olursunuz.

      Sanatsal Süreçte Empati, Samimiyet ve Gönül Bağı

      Sanat; uzun yıllarda deneyimlenmiş, teknik bir beceri gerektiren derin bir insani eylemdir. Sanat yolculuğunda ‘’önce insan olmak’’ tercih ettiğiniz bir yönelim ise; kendi sanatsal olgunluk sürecinde önce kendi ruhunuzu, duygularınızı ve insanlığınızı anlamanız gerekir. Bu durumu; aslında sanatçının içsel yolculuğu olarak tanımlarız. İçsel yolculuktaki samimiyet sanatçının hayatının içinden süzülen özgün formlarla görünür olabiliyor ise, izleyici ile sanatçı arasında "gönül bağı" kurulur. Samimiyet, duygu, empatiyi kişisel dönüşümün temel unsuru olarak kabul edip, sanatınızın merkezine koyduğunuzda teknik; bu insani özü ifade etmenin sadece basit bir aracı olur.

      Sanat yolculuğunun başlangıcında tercih ettiği, geleneksel sanatlarımızdan ‘’ebru’’ tekniğine uzun yıllardan beri yeni boyut kazandırmaya çalışıyor Nilgün Ayşecik Çevik. Tekne içindeki suyun duruşu kadar sakin, mütevazi, adanmış yaşam biçimi ile memleketi Çorum’da sanat eğitimciliğinin yanında kendi sanatsal çalışmalarını da birlikte sürdürüyor. Ebru sanatının yüksek toplumsal kabul edilebilirliği, sosyal ve bireysel empati gücü sayesinde öğrencilerinin ve yaşadığı kentin kültür ve estetik dünyasında kalıcı bir yer edinmiş. Hayatına  dokunduğu farklı meslek gruplarından çok sayıda öğrencisi  Çorum’un yakın geçmişinde, bugününde ve geleceğinde söz sahibi olmuşlardır.15-20 yıl kadar önce, plastik sanatlar adına çöl ikliminin yaşandığı kentte kendisine destek veren arkadaşları ile birlikte  açtığı izden giden çok sayıda  genç ressamın ve sanat eğitimcisinin varlığı, sanat danışmanlığını yaptığı yerel yönetimin yedi yıllık çalıştaylar sonrasında Türkiye’de  ilk kez oluşturduğu  ‘’Çorum Belediyesi Sanat Müzesi’’ kentte  oluşturduğu mütevazi kimliğin saygınlığının sonucudur. Sanat, insan hayatında hem bireysel hem de toplumsal rollere sahiptir. Bugün Çorum da Kültür ve Sanat konuşuluyor ve bu alanda projeler üretiliyor ise doğru insanların, doğru zamanda, doğru mekanda bir araya gelmeleri sayesindedir. Nilgün Ayşecik Çevik’in sanatı ve kimliği ile Çorum’lu hemşehrilerinde oluşturduğu gönül bağı bu sonucun mayası olmuştur.

      Ebru Teknesindeki Döngü Yeni Estetik Boyut

      Ebru’nun; kesin olmamakla Çağatayca’da hare- damarlı anlamına gelen ‘ebre’ sözcüğü ile Farsça ‘eb/ab’(su) ile ‘ru’(yüz-yüzey) kelimelerinin bir araya gelmesi ile oluşan ebru sözcüğünden dilimize yerleştiği söylenebilir. Teknik olarak ebru; geven özü (kitre) ile yoğunlaştırılmış su yüzeyinde, özel boyaların fırça veya çeşitli araçlar yardımıyla oluşturulan şekillerin kağıt veya farklı yüzeylere aktarılmasıyla oluşturulan geleneksel bir Türk kağıt süsleme sanatıdır. Suyun yüzeyindeki harekete bağlı olarak oluşan hareler, damarlar, dalgalanmalar, gözeler her seferinde tekrarlanamayan yepyeni eserler ortaya çıkarır. Sabırla, sevgi ile hayal gücü ile suyun renk ile dansını izlemek yeni yaratımlar için ilham verir.

                             Köpürmüş suda dinlendi amansız kasırga tohumu,                                                                                                      Doğudan gelen bir / suyun üzerinde yazılı kaldı adım.” (Enis Batur)

       Hayatın kaynağı olan su; doğumu, bereketi, saflığı, arınmayı, öfkeyi, gücü, tazeliği, şifayı temsil eder: Türk mitolojisinde insanların kaderlerini belirlediğine inanılan göksel ruh “suyla”; ay, su ve güneşin parçalarından yaratılmıştır. ‘’İnsan, su ve sanat, tarih öncesi çağlardan beri birbirine sıkı sıkıya bağlı, yaşamın ve kültürün temel taşlarını oluşturan üç unsurdur. Su yaşamın devamlılığı, sanat ruhun beslenmesi, insan ise bu iki unsuru anlamlandıran varlıktır.’’ Ama her insanın yaşamı dünyaya ve insanlığa anlam ve değer katacak derinlikte olmayabilir.

 İnsanlar vardır; derin bir okyanus...                                                                                                                                        İlk anda ürkütür, korkutur sizi.                                                                                                                               Derinliklerinde saklıdır gizi,                                                                                                                                                        Daldıkça anlarsınız, daldıkça tanırsınız;                                                                                                                                     Yanında kendinizi içi boş sanırsınız.  (CanYücel)                                                                                                                                                                

      Nilgün Ayşecik Çevik; suyun ve rengin ahenkli dansını tual yüzeyine aktarıp, yeni bir estetik önermeye dönüştürmek istemiştir. Başlangıçta ebru tekniğinin tual yüzeyine akseden kendine özgü deseninin geleneksel sınırları içinde kalmasını istediği çalışmaları yapmıştır. Bir  süre sonra aldığı ‘resim eğitimini dışarıya yansıtma arzusu’ ebru zemin üzerinde belli belirsiz yeni görsel imgeler ortaya çıkarmıştır. Resimde yeni bir nesnenin resim yüzeyine dahil olması hiç te kolay olmaz. Sanatçı önce düşünsel olarak onu hazmetmek, sonra teknik olarak problemi çözmek zorundadır. Zaman  içerisinde Türk Kültür Dünyası ve Kültür Mirası farkındalığı, mistik bir yaşam felsefesinin uzantısı olarak düşünce dünyasına giren tasavvuf düşüncesi ebru zeminli resimlerine yeni kimlik kazandırmıştır. Resimlerin altlarında açıklama   metni yerine kullandığı bazı lirik dizeler kendi ruhsal meditasyonunun yansımaları olduğu gibi şair bir ruhun da yansımasıdır.

Sessiz adımlarda gizli hevesler vardır.                                                                                                              Oysa nefis ipinde çocukça bir tuzak barınır,                                                                                                  Kalp titrer heves utanır.

Uzunca bir zamandan beri ‘ebru’nun desen zenginliğinden vazgeçtiği mavi, mor, lacivert renklerin hakim olduğu, ince hareli yüzeylerde kontrast renk ilişkileri ile ele aldığı görsel imgeleri kompozisyonun ana unsuru olarak görüyoruz. Bu imgeler bazen süslü tropik balıklara, deniz yıldızlarına, deniz atlarına, deniz kabuklarına, bazen bir ağaca, kuşa, kediye bazen de; kültürel mirasımız sembol mimari yapılara dönüşüyor. Zengin dokulu ‘ebruli ‘zemin üstünde açık koyu ilişkileri içinde hangi nesneyi, hangi imgeyi, hangi sureti koysanız yadırganmayacak bir sonuç ortaya çıkıyor.

      Kültürel Mirasa ve Suyun Hafızasına Saygı

      Sanatçı yaşadığı doğaya, ülkesine, milletine, birlikte yaşadığı toplumuna ait yüksek duyarlıkları olan insandır. Buradan aldığı izlenimleri yaşantı süzgecinden geçirip kendi hafızasına kaydeder. İnsanın, toplumun hafızası olduğu kadar her şeyin bir hafızası vardır. Taşın, toprağın, suyun…. Her hareket, her oluşum kaydedilir.

Suyun da hafızası var:                                                                                                                                     İçimde yosun tutmuş tüm taşlar                                                                                                                      bana söyleyemediğiniz sözler kadar.. (Turgay Uçeren)

Japon bilim insanı Dr. Masaru Emoto, su üzerine yaptığı ilginç deneylerle uzunca bir süreden beri "suyun hafızası" olayını ilk kez ortaya atan isimlerden biri. Her su damlasının birbirinden farklı ve eşsiz bir yapıya sahip olduğunu fark eden Dr. Masaru Emoto, "Suyun bilgi toplama gibi bir özelliği olabilir mi?" sorusundan yola çıkarak deneyler yapmış ancak bilimsel bir kanıt ortaya koyamasa da; ne kadar seyretilirse seyreltilsin içindeki canlılık unsurlarını kaybetmediği görülmüştür. Suyun hafızası olduğunu düşünenlere göre su, yüzlerce yıllık birikimi ve o anki titreşimleriyle insan hayatını etkiliyor.Nilgün Ayşecik Çevik; Anadolu’nun ve Türk uygarlığının köklü kültür hafızasını, Unesco Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Ebru sanatımızla birleştirerek yeni bir estetik önerme oluşturuyor.

‘’Kültürel hafızaya saygı, bir toplumun geçmişten getirdiği değerleri, gelenekleri, sanat eserlerini, tarihi mekânları ve yaşam biçimlerini koruyarak gelecek nesillere aktarma bilincidir. Bu kavram, sadece fiziksel kalıntıları değil, aynı zamanda yaşayan kültürel pratikleri ve ortak belleği de kapsayan, kimlik sürekliliğini sağlayan bir vefa ve sorumluluk anlayışıdır.’’ Bu vefa sorumluluk anlayışı Nilgün Ayşecik Çevik’in resimlerinde suyun hafızasına yazılmış suretlerle canlı bir estetik eyleme dönüşmüştür.

Suyun içinde gördüğün dışarıdan yansır                                                                                                        suyun dışında aradığın içindedir nasılsa… (Ahmet Ertan Mısırlı)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

14 Nisan 2026 Salı

 

                                                                        ‘’Mozaik, yarım kalmışlıkların sanatı; kırılarak güzelleşmenin en eski şiiridir''             45. Sanat Yılı Sergisi için Önder AYDIN resimleri üzerine bir not

   Kadir ŞİŞGİNOĞLU (Ressam-Müze ve Sanat Yazarı)

                                                          

Senin bulunduğun bahçede açmaz çiçekler var.                                                                                                    Bizim diyarımızda ise bin bir bahar saklı.                                                                                                            Eğer istersen, kolumuzdan tutarak bizi çekebilirsin;                                                                                           ama düz caddede yürüyen ayaklar incinebilir. (Faruk Nafiz Çamlıbel)

Sanatçıyı aynı üretim alanında bir başka sanatçıdan ayıran özelliklerin en başında ‘üslub (biçem)’ gelir. Üslup; sanatçının dünyayı algılayış biçiminin sanat eserine yansımasıdır. Üslub, ne birdenbire oluşur, ne de; birdenbire değişir. Sanatçının yaşam sürecinde duyguları, düşünceleri, teknik becerileri, kültürel birikimleri arttıkça sanatsal ifade biçimlerinde özgün bir bakış açısı oluşturmaya başlar. Üslublaşma süreci, birbirinden farklı süreçlerin toplamı gibidir.

Bu süreçlerin ilki temel eğitim dönemidir. Bu dönemde temel sanat eğitimi içinde desen, kompozisyon, renk ve ışık-gölge kuralları öğrenilir. Etkin görme, gözlem yapma, göz el koordinasyonu ile klasik ifade biçimleri geliştirilir. Farklı dönem sanatçıları ve üslubları tanınır. Arayış ve etkileşim aşamasında sanatçı adayı dünyaya bakışının ve hayata karşı duruşunun belirlediği kendi estetik anlayışına uygun unsurları seçmeye başlar. Sentez ve kişiselleştirmenin olduğu üçüncü aşamada odaklanma ile kendine özgü çizgiler, fırça tavrı, leke düzeni, kompozisyon kurguları ve renk tutumu belirir. Bu tavrın ısrarlı bir şekilde sürdürülmesi ile birlikte girilen dördüncü aşamada oluşmaya başlayan anlatım biçimi tutarlı bir şekilde uygulanır. Böylece sanatçının eserleri, başka bir sanatçınınkine benzemeyen, tanınabilir bir "üslup" haline gelir.

Üslublaşma aşamalarındaki bu çabaların tümü teknik süreçtir. Sanatçı olma sürecindeki temel zorunluluktur ancak bu tek başına yeterli değildir. Bu teknik olgunluk süreci sanatçının üretimlerinin (eserlerinin) estetik değerini belirler. Sanatçının kültürel ve sınıfsal duyarlılığı, insani ve toplumsal sorumluluk duygularının gelişmişliği, yaşama karşı duruşu ise; sanatçının insani ve toplumsal anlamda değerini belirleyen ölçütlerdir. Birçok sanatçı sadece sanat eyleminin teknik estetik boyutu ile ilgilenir, insani ve toplumsal anlamda duyarlılık ve yükümlülükleri ile ilgilenmez. Bu bir tercihtir. Sorgulanabilir de…Sorgulanmayabilir de…Bana göre; sanatçı, eserini sadece kendi için üretmiyor, ürettiği eserin toplumsal etkileşim işlevi açık olacak şekilde düşünüyor ise, kendinin toplum karşısında konumlanışını  ve sınırlarını belirlemelidir. 

Sanatçı, bir taraftan kendi içine ayna tutarak öz-yansıtma, ruhsal derinlik ve kendini yeniden inşa etme süreci olarak şiirsel, metaforik bir anlatım kurgulayıp, bilinçaltını, anılarını ve mahrem gerçekliğini anlatırken, diğer taraftan; izleyiciyi bu içsel aynadaki buğuyu silmeye ve kendi gerçekliğiyle yüzleşmeye davet eder. Önder Aydın, sanatında bu ikili dengeyi en iyi tutturan sanatçılarımızdan biridir. Onun eserleri her şeyden önce ‘’bireysel yetenek, estetik algı ve yoğun emeğin birleşimiyle ortaya çıkan, duyguyu, düşünceyi, nesneyi biçimlendirme sürecidir. Bu süreç, sadece zihinsel bir ilham değil, teknik beceri, sabır ve tutku gerektiren fiziksel ve zihinsel bir çalışma ve emek bütünüdür.’Ona göre sanat; ‘’sadece yaratıcılık değil, aynı zamanda teknik beceri ve uzun süren bir biçimlendirme emeğidir’’. Sanatçının yaratım sürecinde harcadığı zaman ve çaba, eserin değerini belirleyen temel unsurlardan biridir. Eserlerini biçimlendirirken seçtiği teknik adeta bunun kanıtıdır. Resimlerinde mutlaka kullandığı antik mozaik kompozisyon ve kompozisyon imgelerini fırça mozaik tekniği ile kendi nesnel gerçekliğine bağlı kalarak anlatır. Resim yüzeyinde yaratılan illüzyon, antik mozaik panoyu düşsel bir kurgunun parçası haline getirebilir.

Antik Sümer Mezopotamya uygarlığında keşfedilmiş mozaik tekniği, renkli taşların çeşit olarak bolca bulunduğu Anadolu’da özellikle Roma döneminde geometrik ve figüratif bezemenin en etkili sanatsal malzemesi olmuştur. Yapıldığı dönemlerde Zengin ve soyluların 'domus' adı verilen evlerinin 'atrium'larının tabanlarını süsleyen, çoğunluğu mitolojiden seçilmiş konuları anlatan mozaik panoların etkileyiciliği yüksektir. Onlarca asrın tahribatına dayanamayan toprak altında kalan bu mozaik panolar arkeologlarımızın keşfi ile dünyanın  en büyük birinci ve üçüncü mozaik müzesi olan Zeugma  ve Hatay Müzelerimizde çok değerli kültürel miras olarak yerini almıştır. Her mozaik panoyu adeta fırçası ile yeniden keşfeden Önder Aydın, bazen orijinal panodaki eksikliği ve kusuru ortadan kaldıracak restoratör titizliğinde yeni bir iş ortaya çıkartır. Bu çaba aslında Anadolu coğrafyasının kadim kültürlerinin bıraktığı zengin kültürel mirasa olan saygısının sonucudur. Toplumcu düşünce ile dünyayı ve hayatı kavrayan birinin ‘’kültürel mirası gelecek nesillere aktararak toplumsal hafızayı diri tutmak, toplumun tarihini, değerlerini ve kimliğini sanatsal çalışmalarla koruyarak kültürel sürekliliği sağlamak’’ gibi bir amacının olması oldukça doğaldır. Bu aynı zamanda vatanseverliğin de bir gereğidir.

Sanat eserinde kültürel mirasın bir imge olarak tek başına kullanılması izleyicinin estetik evreninde bazen yavan bir tat bırakabilir. Sanatçı; kültürel ilgisi, zengin hayal gücü, yaratıcı zekası ile bu sorunu ortadan kaldırabilecek çözümler sunabilir. Doğduğu, yaşamının belli bir dönemini geçirdiği Karadeniz, coğrafya ve kültür olarak Önder Aydın’ın kültürel bilinç evreninde derin izler bırakmıştır. Bu izler; uzaktan bakılmış panoromik memleket resimlerinde Karadeniz’in hırçın, delişmen doğası ile derin bir özlem duygusunu içinde barındırır. Karadeniz resimlerindeki özlem, yalnızlık ve hüzün duygularına karşın ay ışığında parıldıyan Akdeniz resimleri anın keyfini çıkarmış sakin bir ruh halinin izlerini taşır. Ancak onlarda da; her an bir Poseidon üç ağızlı mızrağı ile denizden çıkabilecek, ya da; kıyıya vuran Akdeniz’in köpükleri hayal gücünüzde bir Afrodite dönüşebilecek gibidir. Resimlerde bazen sürpriz olarak gördüğümüz antik sütun parçaları, antik bir kemer, kumsalın altına gizlenmiş mozaik pano parçası kültürel miras ile izleyenin duygu dünyasını buluşturma çabasıdır. Sanatçı aynı zamanda bireylerin duygusal dünyasını zenginleştirip estetik değerler sunarak yaşam kalitesini artırma amacını da taşımalıdır. Yer yer rastladığımız kadın ve genç kız figürleri hepsi daha önce ince ince desen olarak farklı yerlerde çalışılmış sonra da tual yüzeyine aktarılmış yeni bir fantastik gerçeküstü hikayenin kahramanı gibidir.

Önder Aydın resimlerinde yüzeyde kurgulanmış fantastik gerçeküstü hikayelerin değişmeyen asıl kahramanları güvercinlerdir. Kentin meydanlarında size aldırış etmeden ayaklarınızın altında bulduğu yiyecek kırıntılarını gagalayan güvercinler düne, geçmişe ait imgelerin yanında, bugüne ait varlıklardır. Resimlerde insanın ve doğanın yok ettiklerine karşın insani bir hümanizmin sembolü olarak direnirler. Direnmekle de kalmazlar toprak altından, denizden belli belirsiz çıkan mozaik panoları sahiplenirler. Yaşamak direnmektir. Sanat ta direnmektir. Her sanat eseri; sanatçının yok oluşa, hiçliğe karşı kendi zihninde ürettiği örgütlü bir direnişin sembolüdür. Bu direniş pasif bir direniş değildir. Sanatçının aklı, bedeni ve tüm benliği ile bedelini ödediği bir savaş alanı gibidir. Sanatçı; ’’Bir bilincin öte yarısında şahlanan bir ordunun askerleriyle savaşmaktan’’ yorulur bazen. O zaman yüreği umut yağmurlarında ıslanır…

Güvercin gözlerine yakışmıyorsa yağmur                                                                                                                    nasıl açabilirim bulutlara derdimi                                                                                                                       nasıl geçebilirim mayınlı köprülerden. (Nurullah Genç)

Derdini açtığı bulutlar yoldaşı olur yeni mayınlı köprülerden geçmek için. Sabırla yürüdüğü yollarda ellerine dolanan dikenler, ayaklarına batan çakıl taşları canını acıtır. O zaman 2 Temmuz 1993’te Sivasta sinsi koyu karanlığın yaktığı ateşle aramızdan ayrılan şair Behçet Aysan dizeleri yürünecek yeni yollar için güç verir.

Çünkü; her şey geçicidir.

Kalbimden aşk da, acı da her şey ama her şey geçer                                                                                   kör bir güvercinin türküsü bile.

Kırılarak güzelleştiğin diyarlarda binbir  bahar açtıran nice sanat yılları dileği ile…14.04.2026