14 Nisan 2026 Salı

 

                                                                        ‘’Mozaik, yarım kalmışlıkların sanatı; kırılarak güzelleşmenin en eski şiiridir''             45. Sanat Yılı Sergisi için Önder AYDIN resimleri üzerine bir not

   Kadir ŞİŞGİNOĞLU (Ressam-Müze ve Sanat Yazarı)

                                                          

Senin bulunduğun bahçede açmaz çiçekler var.                                                                                                    Bizim diyarımızda ise bin bir bahar saklı.                                                                                                            Eğer istersen, kolumuzdan tutarak bizi çekebilirsin;                                                                                           ama düz caddede yürüyen ayaklar incinebilir. (Faruk Nafiz Çamlıbel)

Sanatçıyı aynı üretim alanında bir başka sanatçıdan ayıran özelliklerin en başında ‘üslub (biçem)’ gelir. Üslup; sanatçının dünyayı algılayış biçiminin sanat eserine yansımasıdır. Üslub, ne birdenbire oluşur, ne de; birdenbire değişir. Sanatçının yaşam sürecinde duyguları, düşünceleri, teknik becerileri, kültürel birikimleri arttıkça sanatsal ifade biçimlerinde özgün bir bakış açısı oluşturmaya başlar. Üslublaşma süreci, birbirinden farklı süreçlerin toplamı gibidir.

Bu süreçlerin ilki temel eğitim dönemidir. Bu dönemde temel sanat eğitimi içinde desen, kompozisyon, renk ve ışık-gölge kuralları öğrenilir. Etkin görme, gözlem yapma, göz el koordinasyonu ile klasik ifade biçimleri geliştirilir. Farklı dönem sanatçıları ve üslubları tanınır. Arayış ve etkileşim aşamasında sanatçı adayı dünyaya bakışının ve hayata karşı duruşunun belirlediği kendi estetik anlayışına uygun unsurları seçmeye başlar. Sentez ve kişiselleştirmenin olduğu üçüncü aşamada odaklanma ile kendine özgü çizgiler, fırça tavrı, leke düzeni, kompozisyon kurguları ve renk tutumu belirir. Bu tavrın ısrarlı bir şekilde sürdürülmesi ile birlikte girilen dördüncü aşamada oluşmaya başlayan anlatım biçimi tutarlı bir şekilde uygulanır. Böylece sanatçının eserleri, başka bir sanatçınınkine benzemeyen, tanınabilir bir "üslup" haline gelir.

Üslublaşma aşamalarındaki bu çabaların tümü teknik süreçtir. Sanatçı olma sürecindeki temel zorunluluktur ancak bu tek başına yeterli değildir. Bu teknik olgunluk süreci sanatçının üretimlerinin (eserlerinin) estetik değerini belirler. Sanatçının kültürel ve sınıfsal duyarlılığı, insani ve toplumsal sorumluluk duygularının gelişmişliği, yaşama karşı duruşu ise; sanatçının insani ve toplumsal anlamda değerini belirleyen ölçütlerdir. Birçok sanatçı sadece sanat eyleminin teknik estetik boyutu ile ilgilenir, insani ve toplumsal anlamda duyarlılık ve yükümlülükleri ile ilgilenmez. Bu bir tercihtir. Sorgulanabilir de…Sorgulanmayabilir de…Bana göre; sanatçı, eserini sadece kendi için üretmiyor, ürettiği eserin toplumsal etkileşim işlevi açık olacak şekilde düşünüyor ise, kendinin toplum karşısında konumlanışını  ve sınırlarını belirlemelidir. 

Sanatçı, bir taraftan kendi içine ayna tutarak öz-yansıtma, ruhsal derinlik ve kendini yeniden inşa etme süreci olarak şiirsel, metaforik bir anlatım kurgulayıp, bilinçaltını, anılarını ve mahrem gerçekliğini anlatırken, diğer taraftan; izleyiciyi bu içsel aynadaki buğuyu silmeye ve kendi gerçekliğiyle yüzleşmeye davet eder. Önder Aydın, sanatında bu ikili dengeyi en iyi tutturan sanatçılarımızdan biridir. Onun eserleri her şeyden önce ‘’bireysel yetenek, estetik algı ve yoğun emeğin birleşimiyle ortaya çıkan, duyguyu, düşünceyi, nesneyi biçimlendirme sürecidir. Bu süreç, sadece zihinsel bir ilham değil, teknik beceri, sabır ve tutku gerektiren fiziksel ve zihinsel bir çalışma ve emek bütünüdür.’Ona göre sanat; ‘’sadece yaratıcılık değil, aynı zamanda teknik beceri ve uzun süren bir biçimlendirme emeğidir’’. Sanatçının yaratım sürecinde harcadığı zaman ve çaba, eserin değerini belirleyen temel unsurlardan biridir. Eserlerini biçimlendirirken seçtiği teknik adeta bunun kanıtıdır. Resimlerinde mutlaka kullandığı antik mozaik kompozisyon ve kompozisyon imgelerini fırça mozaik tekniği ile kendi nesnel gerçekliğine bağlı kalarak anlatır. Resim yüzeyinde yaratılan illüzyon, antik mozaik panoyu düşsel bir kurgunun parçası haline getirebilir.

Antik Sümer Mezopotamya uygarlığında keşfedilmiş mozaik tekniği, renkli taşların çeşit olarak bolca bulunduğu Anadolu’da özellikle Roma döneminde geometrik ve figüratif bezemenin en etkili sanatsal malzemesi olmuştur. Yapıldığı dönemlerde Zengin ve soyluların 'domus' adı verilen evlerinin 'atrium'larının tabanlarını süsleyen, çoğunluğu mitolojiden seçilmiş konuları anlatan mozaik panoların etkileyiciliği yüksektir. Onlarca asrın tahribatına dayanamayan toprak altında kalan bu mozaik panolar arkeologlarımızın keşfi ile dünyanın  en büyük birinci ve üçüncü mozaik müzesi olan Zeugma  ve Hatay Müzelerimizde çok değerli kültürel miras olarak yerini almıştır. Her mozaik panoyu adeta fırçası ile yeniden keşfeden Önder Aydın, bazen orijinal panodaki eksikliği ve kusuru ortadan kaldıracak restoratör titizliğinde yeni bir iş ortaya çıkartır. Bu çaba aslında Anadolu coğrafyasının kadim kültürlerinin bıraktığı zengin kültürel mirasa olan saygısının sonucudur. Toplumcu düşünce ile dünyayı ve hayatı kavrayan birinin ‘’kültürel mirası gelecek nesillere aktararak toplumsal hafızayı diri tutmak, toplumun tarihini, değerlerini ve kimliğini sanatsal çalışmalarla koruyarak kültürel sürekliliği sağlamak’’ gibi bir amacının olması oldukça doğaldır. Bu aynı zamanda vatanseverliğin de bir gereğidir.

Sanat eserinde kültürel mirasın bir imge olarak tek başına kullanılması izleyicinin estetik evreninde bazen yavan bir tat bırakabilir. Sanatçı; kültürel ilgisi, zengin hayal gücü, yaratıcı zekası ile bu sorunu ortadan kaldırabilecek çözümler sunabilir. Doğduğu, yaşamının belli bir dönemini geçirdiği Karadeniz, coğrafya ve kültür olarak Önder Aydın’ın kültürel bilinç evreninde derin izler bırakmıştır. Bu izler; uzaktan bakılmış panoromik memleket resimlerinde Karadeniz’in hırçın, delişmen doğası ile derin bir özlem duygusunu içinde barındırır. Karadeniz resimlerindeki özlem, yalnızlık ve hüzün duygularına karşın ay ışığında parıldıyan Akdeniz resimleri anın keyfini çıkarmış sakin bir ruh halinin izlerini taşır. Ancak onlarda da; her an bir Poseidon üç ağızlı mızrağı ile denizden çıkabilecek, ya da; kıyıya vuran Akdeniz’in köpükleri hayal gücünüzde bir Afrodite dönüşebilecek gibidir. Resimlerde bazen sürpriz olarak gördüğümüz antik sütun parçaları, antik bir kemer, kumsalın altına gizlenmiş mozaik pano parçası kültürel miras ile izleyenin duygu dünyasını buluşturma çabasıdır. Sanatçı aynı zamanda bireylerin duygusal dünyasını zenginleştirip estetik değerler sunarak yaşam kalitesini artırma amacını da taşımalıdır. Yer yer rastladığımız kadın ve genç kız figürleri hepsi daha önce ince ince desen olarak farklı yerlerde çalışılmış sonra da tual yüzeyine aktarılmış yeni bir fantastik gerçeküstü hikayenin kahramanı gibidir.

Önder Aydın resimlerinde yüzeyde kurgulanmış fantastik gerçeküstü hikayelerin değişmeyen asıl kahramanları güvercinlerdir. Kentin meydanlarında size aldırış etmeden ayaklarınızın altında bulduğu yiyecek kırıntılarını gagalayan güvercinler düne, geçmişe ait imgelerin yanında, bugüne ait varlıklardır. Resimlerde insanın ve doğanın yok ettiklerine karşın insani bir hümanizmin sembolü olarak direnirler. Direnmekle de kalmazlar toprak altından, denizden belli belirsiz çıkan mozaik panoları sahiplenirler. Yaşamak direnmektir. Sanat ta direnmektir. Her sanat eseri; sanatçının yok oluşa, hiçliğe karşı kendi zihninde ürettiği örgütlü bir direnişin sembolüdür. Bu direniş pasif bir direniş değildir. Sanatçının aklı, bedeni ve tüm benliği ile bedelini ödediği bir savaş alanı gibidir. Sanatçı; ’’Bir bilincin öte yarısında şahlanan bir ordunun askerleriyle savaşmaktan’’ yorulur bazen. O zaman yüreği umut yağmurlarında ıslanır…

Güvercin gözlerine yakışmıyorsa yağmur                                                                                                                    nasıl açabilirim bulutlara derdimi                                                                                                                       nasıl geçebilirim mayınlı köprülerden. (Nurullah Genç)

Derdini açtığı bulutlar yoldaşı olur yeni mayınlı köprülerden geçmek için. Sabırla yürüdüğü yollarda ellerine dolanan dikenler, ayaklarına batan çakıl taşları canını acıtır. O zaman 2 Temmuz 1993’te Sivasta sinsi koyu karanlığın yaktığı ateşle aramızdan ayrılan şair Behçet Aysan dizeleri yürünecek yeni yollar için güç verir.

Çünkü; her şey geçicidir.

Kalbimden aşk da, acı da her şey ama her şey geçer                                                                                   kör bir güvercinin türküsü bile.

Kırılarak güzelleştiğin diyarlarda binbir  bahar açtıran nice sanat yılları dileği ile…14.04.2026

 

          

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder