‘’Mozaik,
yarım kalmışlıkların sanatı; kırılarak güzelleşmenin en eski şiiridir'' 45. Sanat
Yılı Sergisi için Önder AYDIN resimleri üzerine bir not
Kadir
ŞİŞGİNOĞLU (Ressam-Müze ve Sanat Yazarı)
Senin bulunduğun bahçede açmaz çiçekler var. Bizim diyarımızda ise bin bir bahar saklı. Eğer istersen, kolumuzdan tutarak bizi çekebilirsin; ama düz caddede yürüyen ayaklar incinebilir. (Faruk Nafiz Çamlıbel)
Sanatçıyı aynı üretim alanında
bir başka sanatçıdan ayıran özelliklerin en başında ‘üslub (biçem)’ gelir. Üslup;
sanatçının dünyayı algılayış biçiminin sanat eserine yansımasıdır. Üslub, ne birdenbire
oluşur, ne de; birdenbire değişir. Sanatçının yaşam sürecinde duyguları,
düşünceleri, teknik becerileri, kültürel birikimleri arttıkça sanatsal ifade
biçimlerinde özgün bir bakış açısı oluşturmaya başlar. Üslublaşma süreci,
birbirinden farklı süreçlerin toplamı gibidir.
Bu süreçlerin ilki temel eğitim
dönemidir. Bu dönemde temel sanat eğitimi içinde desen, kompozisyon, renk ve
ışık-gölge kuralları öğrenilir. Etkin görme, gözlem yapma, göz el koordinasyonu
ile klasik ifade biçimleri geliştirilir. Farklı dönem sanatçıları ve üslubları
tanınır. Arayış ve etkileşim aşamasında sanatçı adayı dünyaya bakışının ve
hayata karşı duruşunun belirlediği kendi estetik anlayışına uygun unsurları
seçmeye başlar. Sentez ve kişiselleştirmenin olduğu üçüncü aşamada odaklanma
ile kendine özgü çizgiler, fırça tavrı, leke düzeni, kompozisyon kurguları ve
renk tutumu belirir. Bu tavrın ısrarlı bir şekilde sürdürülmesi ile birlikte
girilen dördüncü aşamada oluşmaya başlayan anlatım biçimi tutarlı bir şekilde
uygulanır. Böylece sanatçının eserleri, başka bir sanatçınınkine benzemeyen,
tanınabilir bir "üslup" haline gelir.
Üslublaşma aşamalarındaki bu çabaların tümü teknik süreçtir. Sanatçı olma sürecindeki temel zorunluluktur ancak bu tek başına yeterli değildir. Bu teknik olgunluk süreci sanatçının üretimlerinin (eserlerinin) estetik değerini belirler. Sanatçının kültürel ve sınıfsal duyarlılığı, insani ve toplumsal sorumluluk duygularının gelişmişliği, yaşama karşı duruşu ise; sanatçının insani ve toplumsal anlamda değerini belirleyen ölçütlerdir. Birçok sanatçı sadece sanat eyleminin teknik estetik boyutu ile ilgilenir, insani ve toplumsal anlamda duyarlılık ve yükümlülükleri ile ilgilenmez. Bu bir tercihtir. Sorgulanabilir de…Sorgulanmayabilir de…Bana göre; sanatçı, eserini sadece kendi için üretmiyor, ürettiği eserin toplumsal etkileşim işlevi açık olacak şekilde düşünüyor ise, kendinin toplum karşısında konumlanışını ve sınırlarını belirlemelidir.
Sanatçı, bir taraftan kendi içine ayna tutarak öz-yansıtma, ruhsal derinlik ve kendini yeniden inşa etme süreci olarak şiirsel, metaforik bir anlatım kurgulayıp, bilinçaltını, anılarını ve mahrem gerçekliğini anlatırken, diğer taraftan; izleyiciyi bu içsel aynadaki buğuyu silmeye ve kendi gerçekliğiyle yüzleşmeye davet eder. Önder Aydın, sanatında bu ikili dengeyi en iyi tutturan sanatçılarımızdan biridir. Onun eserleri her şeyden önce ‘’bireysel yetenek, estetik algı ve yoğun emeğin birleşimiyle ortaya çıkan, duyguyu, düşünceyi, nesneyi biçimlendirme sürecidir. Bu süreç, sadece zihinsel bir ilham değil, teknik beceri, sabır ve tutku gerektiren fiziksel ve zihinsel bir çalışma ve emek bütünüdür.’’ Ona göre sanat; ‘’sadece yaratıcılık değil, aynı zamanda teknik beceri ve uzun süren bir biçimlendirme emeğidir’’. Sanatçının yaratım sürecinde harcadığı zaman ve çaba, eserin değerini belirleyen temel unsurlardan biridir. Eserlerini biçimlendirirken seçtiği teknik adeta bunun kanıtıdır. Resimlerinde mutlaka kullandığı antik mozaik kompozisyon ve kompozisyon imgelerini fırça mozaik tekniği ile kendi nesnel gerçekliğine bağlı kalarak anlatır. Resim yüzeyinde yaratılan illüzyon, antik mozaik panoyu düşsel bir kurgunun parçası haline getirebilir.
Antik Sümer Mezopotamya
uygarlığında keşfedilmiş mozaik tekniği, renkli taşların çeşit olarak bolca
bulunduğu Anadolu’da özellikle Roma döneminde geometrik ve figüratif bezemenin
en etkili sanatsal malzemesi olmuştur. Yapıldığı dönemlerde Zengin ve
soyluların 'domus' adı verilen evlerinin 'atrium'larının tabanlarını süsleyen,
çoğunluğu mitolojiden seçilmiş konuları anlatan mozaik panoların etkileyiciliği
yüksektir. Onlarca asrın tahribatına dayanamayan toprak altında kalan bu mozaik
panolar arkeologlarımızın keşfi ile dünyanın
en büyük birinci ve üçüncü mozaik müzesi olan Zeugma ve Hatay Müzelerimizde çok değerli kültürel
miras olarak yerini almıştır. Her mozaik panoyu adeta fırçası ile yeniden keşfeden
Önder Aydın, bazen orijinal panodaki eksikliği ve kusuru ortadan kaldıracak
restoratör titizliğinde yeni bir iş ortaya çıkartır. Bu çaba aslında Anadolu
coğrafyasının kadim kültürlerinin bıraktığı zengin kültürel mirasa olan
saygısının sonucudur. Toplumcu düşünce ile dünyayı ve hayatı kavrayan birinin
‘’kültürel mirası gelecek nesillere aktararak toplumsal hafızayı diri tutmak,
toplumun tarihini, değerlerini ve kimliğini sanatsal çalışmalarla koruyarak
kültürel sürekliliği sağlamak’’ gibi bir amacının olması oldukça doğaldır. Bu
aynı zamanda vatanseverliğin de bir gereğidir.
Sanat eserinde kültürel mirasın
bir imge olarak tek başına kullanılması izleyicinin estetik evreninde bazen yavan
bir tat bırakabilir. Sanatçı; kültürel ilgisi, zengin hayal gücü, yaratıcı zekası
ile bu sorunu ortadan kaldırabilecek çözümler sunabilir. Doğduğu, yaşamının
belli bir dönemini geçirdiği Karadeniz, coğrafya ve kültür olarak Önder
Aydın’ın kültürel bilinç evreninde derin izler bırakmıştır. Bu izler; uzaktan
bakılmış panoromik memleket resimlerinde Karadeniz’in hırçın, delişmen doğası
ile derin bir özlem duygusunu içinde barındırır. Karadeniz resimlerindeki
özlem, yalnızlık ve hüzün duygularına karşın ay ışığında parıldıyan Akdeniz
resimleri anın keyfini çıkarmış sakin bir ruh halinin izlerini taşır. Ancak
onlarda da; her an bir Poseidon üç ağızlı mızrağı ile denizden çıkabilecek, ya
da; kıyıya vuran Akdeniz’in köpükleri hayal gücünüzde bir Afrodite dönüşebilecek
gibidir. Resimlerde bazen sürpriz olarak gördüğümüz antik sütun parçaları,
antik bir kemer, kumsalın altına gizlenmiş mozaik pano parçası kültürel miras
ile izleyenin duygu dünyasını buluşturma çabasıdır. Sanatçı aynı zamanda
bireylerin duygusal dünyasını zenginleştirip estetik değerler sunarak yaşam
kalitesini artırma amacını da taşımalıdır. Yer yer rastladığımız kadın ve genç
kız figürleri hepsi daha önce ince ince desen olarak farklı yerlerde çalışılmış
sonra da tual yüzeyine aktarılmış yeni bir fantastik gerçeküstü hikayenin
kahramanı gibidir.
Önder Aydın resimlerinde yüzeyde
kurgulanmış fantastik gerçeküstü hikayelerin değişmeyen asıl kahramanları
güvercinlerdir. Kentin meydanlarında size aldırış etmeden ayaklarınızın altında
bulduğu yiyecek kırıntılarını gagalayan güvercinler düne, geçmişe ait imgelerin
yanında, bugüne ait varlıklardır. Resimlerde insanın ve doğanın yok ettiklerine
karşın insani bir hümanizmin sembolü olarak direnirler. Direnmekle de kalmazlar
toprak altından, denizden belli belirsiz çıkan mozaik panoları sahiplenirler.
Yaşamak direnmektir. Sanat ta direnmektir. Her sanat eseri; sanatçının yok oluşa,
hiçliğe karşı kendi zihninde ürettiği örgütlü bir direnişin sembolüdür. Bu
direniş pasif bir direniş değildir. Sanatçının aklı, bedeni ve tüm benliği ile
bedelini ödediği bir savaş alanı gibidir. Sanatçı; ’’Bir bilincin öte yarısında
şahlanan bir ordunun askerleriyle savaşmaktan’’ yorulur bazen. O zaman yüreği
umut yağmurlarında ıslanır…
Güvercin gözlerine
yakışmıyorsa yağmur nasıl açabilirim bulutlara derdimi
nasıl geçebilirim
mayınlı köprülerden. (Nurullah Genç)
Derdini açtığı bulutlar yoldaşı
olur yeni mayınlı köprülerden geçmek için. Sabırla yürüdüğü yollarda ellerine
dolanan dikenler, ayaklarına batan çakıl taşları canını acıtır. O zaman 2
Temmuz 1993’te Sivasta sinsi koyu karanlığın yaktığı ateşle aramızdan ayrılan
şair Behçet Aysan dizeleri yürünecek yeni yollar için güç verir.
Çünkü; her şey geçicidir.
Kalbimden aşk da, acı da her şey ama her şey geçer kör bir güvercinin türküsü bile.
Kırılarak güzelleştiğin diyarlarda binbir bahar açtıran nice sanat yılları dileği
ile…14.04.2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder