3 Mayıs 2026 Pazar


 

                                                                                                Kadir ŞİŞGİNOĞLU (Sanat ve Müze Yazarı)

     Sıradan bir yaşamı gönüllü olarak reddeden sanatçı; yaşamı süresince tercihlerinin bedelini fazlasıyla öder. Ödediği bedeller çoğu insanın hayatında keşkelerle ifade edilirken, sanatçı; bireysel olarak sürdürdüğü varlık savaşında arkasına dönüp pek bakmaz. Onun savaşı gelecekte var olabilme savaşıdır. Bütün benliği ile verdiği varlık savaşında duyduğu, kendi estetik varoluşunun kaygıları onu gündelik yaşamın küçük hazlarından uzaklaştırır.  

     Özgürce üretmek ve sanatsal kariyer planlaması açısından ülkemizde sanat yolculuğunu bir kadın, eş ve anne olarak sürdürmek, dezavantajlı bir durum sayılır. Birçok öğrencinizin hayatına dokunacak idealist bir öğretmen olarak mesleğinizi sürdürüyor ve sanatın etkileşim ve gelişim potansiyelinin yüksek olduğu büyük kentlerden uzak yaşıyorsanız kuşkusuz bir başka dezavantajı yaşıyorsunuzdur. Bu sınırlar içinde sürdürülen sanat yolculuğu sansasyonel sanatsal başarı hedeflerine sizi ulaştırmayabilir, kuvvetli bir manifestoya bağlı, kabul edilebilirliği yüksek sanatsal başarı hedefiniz gerçekleşmeyebilir. Ama "Sanat yolculuğunda önce insan olmak" yolunu tercih etmiş iseniz yolda olmanın keyfini ve hazzını, planlanmış bir başarıya tercih etmiş olursunuz.

      Sanatsal Süreçte Empati, Samimiyet ve Gönül Bağı

      Sanat; uzun yıllarda deneyimlenmiş, teknik bir beceri gerektiren derin bir insani eylemdir. Sanat yolculuğunda ‘’önce insan olmak’’ tercih ettiğiniz bir yönelim ise; kendi sanatsal olgunluk sürecinde önce kendi ruhunuzu, duygularınızı ve insanlığınızı anlamanız gerekir. Bu durumu; aslında sanatçının içsel yolculuğu olarak tanımlarız. İçsel yolculuktaki samimiyet sanatçının hayatının içinden süzülen özgün formlarla görünür olabiliyor ise, izleyici ile sanatçı arasında "gönül bağı" kurulur. Samimiyet, duygu, empatiyi kişisel dönüşümün temel unsuru olarak kabul edip, sanatınızın merkezine koyduğunuzda teknik; bu insani özü ifade etmenin sadece basit bir aracı olur.

      Sanat yolculuğunun başlangıcında tercih ettiği, geleneksel sanatlarımızdan ‘’ebru’’ tekniğine uzun yıllardan beri yeni boyut kazandırmaya çalışıyor Nilgün Ayşecik Çevik. Tekne içindeki suyun duruşu kadar sakin, mütevazi, adanmış yaşam biçimi ile memleketi Çorum’da sanat eğitimciliğinin yanında kendi sanatsal çalışmalarını da birlikte sürdürüyor. Ebru sanatının yüksek toplumsal kabul edilebilirliği, sosyal ve bireysel empati gücü sayesinde öğrencilerinin ve yaşadığı kentin kültür ve estetik dünyasında kalıcı bir yer edinmiş. Hayatına  dokunduğu farklı meslek gruplarından çok sayıda öğrencisi  Çorum’un yakın geçmişinde, bugününde ve geleceğinde söz sahibi olmuşlardır.15-20 yıl kadar önce, plastik sanatlar adına çöl ikliminin yaşandığı kentte kendisine destek veren arkadaşları ile birlikte  açtığı izden giden çok sayıda  genç ressamın ve sanat eğitimcisinin varlığı, sanat danışmanlığını yaptığı yerel yönetimin yedi yıllık çalıştaylar sonrasında Türkiye’de  ilk kez oluşturduğu  ‘’Çorum Belediyesi Sanat Müzesi’’ kentte  oluşturduğu mütevazi kimliğin saygınlığının sonucudur. Sanat, insan hayatında hem bireysel hem de toplumsal rollere sahiptir. Bugün Çorum da Kültür ve Sanat konuşuluyor ve bu alanda projeler üretiliyor ise doğru insanların, doğru zamanda, doğru mekanda bir araya gelmeleri sayesindedir. Nilgün Ayşecik Çevik’in sanatı ve kimliği ile Çorum’lu hemşehrilerinde oluşturduğu gönül bağı bu sonucun mayası olmuştur.

      Ebru Teknesindeki Döngü Yeni Estetik Boyut

      Ebru’nun; kesin olmamakla Çağatayca’da hare- damarlı anlamına gelen ‘ebre’ sözcüğü ile Farsça ‘eb/ab’(su) ile ‘ru’(yüz-yüzey) kelimelerinin bir araya gelmesi ile oluşan ebru sözcüğünden dilimize yerleştiği söylenebilir. Teknik olarak ebru; geven özü (kitre) ile yoğunlaştırılmış su yüzeyinde, özel boyaların fırça veya çeşitli araçlar yardımıyla oluşturulan şekillerin kağıt veya farklı yüzeylere aktarılmasıyla oluşturulan geleneksel bir Türk kağıt süsleme sanatıdır. Suyun yüzeyindeki harekete bağlı olarak oluşan hareler, damarlar, dalgalanmalar, gözeler her seferinde tekrarlanamayan yepyeni eserler ortaya çıkarır. Sabırla, sevgi ile hayal gücü ile suyun renk ile dansını izlemek yeni yaratımlar için ilham verir.

                             Köpürmüş suda dinlendi amansız kasırga tohumu,                                                                                                      Doğudan gelen bir / suyun üzerinde yazılı kaldı adım.” (Enis Batur)

       Hayatın kaynağı olan su; doğumu, bereketi, saflığı, arınmayı, öfkeyi, gücü, tazeliği, şifayı temsil eder: Türk mitolojisinde insanların kaderlerini belirlediğine inanılan göksel ruh “suyla”; ay, su ve güneşin parçalarından yaratılmıştır. ‘’İnsan, su ve sanat, tarih öncesi çağlardan beri birbirine sıkı sıkıya bağlı, yaşamın ve kültürün temel taşlarını oluşturan üç unsurdur. Su yaşamın devamlılığı, sanat ruhun beslenmesi, insan ise bu iki unsuru anlamlandıran varlıktır.’’ Ama her insanın yaşamı dünyaya ve insanlığa anlam ve değer katacak derinlikte olmayabilir.

 İnsanlar vardır; derin bir okyanus...                                                                                                                                        İlk anda ürkütür, korkutur sizi.                                                                                                                               Derinliklerinde saklıdır gizi,                                                                                                                                                        Daldıkça anlarsınız, daldıkça tanırsınız;                                                                                                                                     Yanında kendinizi içi boş sanırsınız.  (CanYücel)                                                                                                                                                                

      Nilgün Ayşecik Çevik; suyun ve rengin ahenkli dansını tual yüzeyine aktarıp, yeni bir estetik önermeye dönüştürmek istemiştir. Başlangıçta ebru tekniğinin tual yüzeyine akseden kendine özgü deseninin geleneksel sınırları içinde kalmasını istediği çalışmaları yapmıştır. Bir  süre sonra aldığı ‘resim eğitimini dışarıya yansıtma arzusu’ ebru zemin üzerinde belli belirsiz yeni görsel imgeler ortaya çıkarmıştır. Resimde yeni bir nesnenin resim yüzeyine dahil olması hiç te kolay olmaz. Sanatçı önce düşünsel olarak onu hazmetmek, sonra teknik olarak problemi çözmek zorundadır. Zaman  içerisinde Türk Kültür Dünyası ve Kültür Mirası farkındalığı, mistik bir yaşam felsefesinin uzantısı olarak düşünce dünyasına giren tasavvuf düşüncesi ebru zeminli resimlerine yeni kimlik kazandırmıştır. Resimlerin altlarında açıklama   metni yerine kullandığı bazı lirik dizeler kendi ruhsal meditasyonunun yansımaları olduğu gibi şair bir ruhun da yansımasıdır.

Sessiz adımlarda gizli hevesler vardır.                                                                                                              Oysa nefis ipinde çocukça bir tuzak barınır,                                                                                                  Kalp titrer heves utanır.

Uzunca bir zamandan beri ‘ebru’nun desen zenginliğinden vazgeçtiği mavi, mor, lacivert renklerin hakim olduğu, ince hareli yüzeylerde kontrast renk ilişkileri ile ele aldığı görsel imgeleri kompozisyonun ana unsuru olarak görüyoruz. Bu imgeler bazen süslü tropik balıklara, deniz yıldızlarına, deniz atlarına, deniz kabuklarına, bazen bir ağaca, kuşa, kediye bazen de; kültürel mirasımız sembol mimari yapılara dönüşüyor. Zengin dokulu ‘ebruli ‘zemin üstünde açık koyu ilişkileri içinde hangi nesneyi, hangi imgeyi, hangi sureti koysanız yadırganmayacak bir sonuç ortaya çıkıyor.

      Kültürel Mirasa ve Suyun Hafızasına Saygı

      Sanatçı yaşadığı doğaya, ülkesine, milletine, birlikte yaşadığı toplumuna ait yüksek duyarlıkları olan insandır. Buradan aldığı izlenimleri yaşantı süzgecinden geçirip kendi hafızasına kaydeder. İnsanın, toplumun hafızası olduğu kadar her şeyin bir hafızası vardır. Taşın, toprağın, suyun…. Her hareket, her oluşum kaydedilir.

Suyun da hafızası var:                                                                                                                                     İçimde yosun tutmuş tüm taşlar                                                                                                                      bana söyleyemediğiniz sözler kadar.. (Turgay Uçeren)

Japon bilim insanı Dr. Masaru Emoto, su üzerine yaptığı ilginç deneylerle uzunca bir süreden beri "suyun hafızası" olayını ilk kez ortaya atan isimlerden biri. Her su damlasının birbirinden farklı ve eşsiz bir yapıya sahip olduğunu fark eden Dr. Masaru Emoto, "Suyun bilgi toplama gibi bir özelliği olabilir mi?" sorusundan yola çıkarak deneyler yapmış ancak bilimsel bir kanıt ortaya koyamasa da; ne kadar seyretilirse seyreltilsin içindeki canlılık unsurlarını kaybetmediği görülmüştür. Suyun hafızası olduğunu düşünenlere göre su, yüzlerce yıllık birikimi ve o anki titreşimleriyle insan hayatını etkiliyor.Nilgün Ayşecik Çevik; Anadolu’nun ve Türk uygarlığının köklü kültür hafızasını, Unesco Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Ebru sanatımızla birleştirerek yeni bir estetik önerme oluşturuyor.

‘’Kültürel hafızaya saygı, bir toplumun geçmişten getirdiği değerleri, gelenekleri, sanat eserlerini, tarihi mekânları ve yaşam biçimlerini koruyarak gelecek nesillere aktarma bilincidir. Bu kavram, sadece fiziksel kalıntıları değil, aynı zamanda yaşayan kültürel pratikleri ve ortak belleği de kapsayan, kimlik sürekliliğini sağlayan bir vefa ve sorumluluk anlayışıdır.’’ Bu vefa sorumluluk anlayışı Nilgün Ayşecik Çevik’in resimlerinde suyun hafızasına yazılmış suretlerle canlı bir estetik eyleme dönüşmüştür.

Suyun içinde gördüğün dışarıdan yansır                                                                                                        suyun dışında aradığın içindedir nasılsa… (Ahmet Ertan Mısırlı)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

14 Nisan 2026 Salı

 

                                                                        ‘’Mozaik, yarım kalmışlıkların sanatı; kırılarak güzelleşmenin en eski şiiridir''             45. Sanat Yılı Sergisi için Önder AYDIN resimleri üzerine bir not

   Kadir ŞİŞGİNOĞLU (Ressam-Müze ve Sanat Yazarı)

                                                          

Senin bulunduğun bahçede açmaz çiçekler var.                                                                                                    Bizim diyarımızda ise bin bir bahar saklı.                                                                                                            Eğer istersen, kolumuzdan tutarak bizi çekebilirsin;                                                                                           ama düz caddede yürüyen ayaklar incinebilir. (Faruk Nafiz Çamlıbel)

Sanatçıyı aynı üretim alanında bir başka sanatçıdan ayıran özelliklerin en başında ‘üslub (biçem)’ gelir. Üslup; sanatçının dünyayı algılayış biçiminin sanat eserine yansımasıdır. Üslub, ne birdenbire oluşur, ne de; birdenbire değişir. Sanatçının yaşam sürecinde duyguları, düşünceleri, teknik becerileri, kültürel birikimleri arttıkça sanatsal ifade biçimlerinde özgün bir bakış açısı oluşturmaya başlar. Üslublaşma süreci, birbirinden farklı süreçlerin toplamı gibidir.

Bu süreçlerin ilki temel eğitim dönemidir. Bu dönemde temel sanat eğitimi içinde desen, kompozisyon, renk ve ışık-gölge kuralları öğrenilir. Etkin görme, gözlem yapma, göz el koordinasyonu ile klasik ifade biçimleri geliştirilir. Farklı dönem sanatçıları ve üslubları tanınır. Arayış ve etkileşim aşamasında sanatçı adayı dünyaya bakışının ve hayata karşı duruşunun belirlediği kendi estetik anlayışına uygun unsurları seçmeye başlar. Sentez ve kişiselleştirmenin olduğu üçüncü aşamada odaklanma ile kendine özgü çizgiler, fırça tavrı, leke düzeni, kompozisyon kurguları ve renk tutumu belirir. Bu tavrın ısrarlı bir şekilde sürdürülmesi ile birlikte girilen dördüncü aşamada oluşmaya başlayan anlatım biçimi tutarlı bir şekilde uygulanır. Böylece sanatçının eserleri, başka bir sanatçınınkine benzemeyen, tanınabilir bir "üslup" haline gelir.

Üslublaşma aşamalarındaki bu çabaların tümü teknik süreçtir. Sanatçı olma sürecindeki temel zorunluluktur ancak bu tek başına yeterli değildir. Bu teknik olgunluk süreci sanatçının üretimlerinin (eserlerinin) estetik değerini belirler. Sanatçının kültürel ve sınıfsal duyarlılığı, insani ve toplumsal sorumluluk duygularının gelişmişliği, yaşama karşı duruşu ise; sanatçının insani ve toplumsal anlamda değerini belirleyen ölçütlerdir. Birçok sanatçı sadece sanat eyleminin teknik estetik boyutu ile ilgilenir, insani ve toplumsal anlamda duyarlılık ve yükümlülükleri ile ilgilenmez. Bu bir tercihtir. Sorgulanabilir de…Sorgulanmayabilir de…Bana göre; sanatçı, eserini sadece kendi için üretmiyor, ürettiği eserin toplumsal etkileşim işlevi açık olacak şekilde düşünüyor ise, kendinin toplum karşısında konumlanışını  ve sınırlarını belirlemelidir. 

Sanatçı, bir taraftan kendi içine ayna tutarak öz-yansıtma, ruhsal derinlik ve kendini yeniden inşa etme süreci olarak şiirsel, metaforik bir anlatım kurgulayıp, bilinçaltını, anılarını ve mahrem gerçekliğini anlatırken, diğer taraftan; izleyiciyi bu içsel aynadaki buğuyu silmeye ve kendi gerçekliğiyle yüzleşmeye davet eder. Önder Aydın, sanatında bu ikili dengeyi en iyi tutturan sanatçılarımızdan biridir. Onun eserleri her şeyden önce ‘’bireysel yetenek, estetik algı ve yoğun emeğin birleşimiyle ortaya çıkan, duyguyu, düşünceyi, nesneyi biçimlendirme sürecidir. Bu süreç, sadece zihinsel bir ilham değil, teknik beceri, sabır ve tutku gerektiren fiziksel ve zihinsel bir çalışma ve emek bütünüdür.’Ona göre sanat; ‘’sadece yaratıcılık değil, aynı zamanda teknik beceri ve uzun süren bir biçimlendirme emeğidir’’. Sanatçının yaratım sürecinde harcadığı zaman ve çaba, eserin değerini belirleyen temel unsurlardan biridir. Eserlerini biçimlendirirken seçtiği teknik adeta bunun kanıtıdır. Resimlerinde mutlaka kullandığı antik mozaik kompozisyon ve kompozisyon imgelerini fırça mozaik tekniği ile kendi nesnel gerçekliğine bağlı kalarak anlatır. Resim yüzeyinde yaratılan illüzyon, antik mozaik panoyu düşsel bir kurgunun parçası haline getirebilir.

Antik Sümer Mezopotamya uygarlığında keşfedilmiş mozaik tekniği, renkli taşların çeşit olarak bolca bulunduğu Anadolu’da özellikle Roma döneminde geometrik ve figüratif bezemenin en etkili sanatsal malzemesi olmuştur. Yapıldığı dönemlerde Zengin ve soyluların 'domus' adı verilen evlerinin 'atrium'larının tabanlarını süsleyen, çoğunluğu mitolojiden seçilmiş konuları anlatan mozaik panoların etkileyiciliği yüksektir. Onlarca asrın tahribatına dayanamayan toprak altında kalan bu mozaik panolar arkeologlarımızın keşfi ile dünyanın  en büyük birinci ve üçüncü mozaik müzesi olan Zeugma  ve Hatay Müzelerimizde çok değerli kültürel miras olarak yerini almıştır. Her mozaik panoyu adeta fırçası ile yeniden keşfeden Önder Aydın, bazen orijinal panodaki eksikliği ve kusuru ortadan kaldıracak restoratör titizliğinde yeni bir iş ortaya çıkartır. Bu çaba aslında Anadolu coğrafyasının kadim kültürlerinin bıraktığı zengin kültürel mirasa olan saygısının sonucudur. Toplumcu düşünce ile dünyayı ve hayatı kavrayan birinin ‘’kültürel mirası gelecek nesillere aktararak toplumsal hafızayı diri tutmak, toplumun tarihini, değerlerini ve kimliğini sanatsal çalışmalarla koruyarak kültürel sürekliliği sağlamak’’ gibi bir amacının olması oldukça doğaldır. Bu aynı zamanda vatanseverliğin de bir gereğidir.

Sanat eserinde kültürel mirasın bir imge olarak tek başına kullanılması izleyicinin estetik evreninde bazen yavan bir tat bırakabilir. Sanatçı; kültürel ilgisi, zengin hayal gücü, yaratıcı zekası ile bu sorunu ortadan kaldırabilecek çözümler sunabilir. Doğduğu, yaşamının belli bir dönemini geçirdiği Karadeniz, coğrafya ve kültür olarak Önder Aydın’ın kültürel bilinç evreninde derin izler bırakmıştır. Bu izler; uzaktan bakılmış panoromik memleket resimlerinde Karadeniz’in hırçın, delişmen doğası ile derin bir özlem duygusunu içinde barındırır. Karadeniz resimlerindeki özlem, yalnızlık ve hüzün duygularına karşın ay ışığında parıldıyan Akdeniz resimleri anın keyfini çıkarmış sakin bir ruh halinin izlerini taşır. Ancak onlarda da; her an bir Poseidon üç ağızlı mızrağı ile denizden çıkabilecek, ya da; kıyıya vuran Akdeniz’in köpükleri hayal gücünüzde bir Afrodite dönüşebilecek gibidir. Resimlerde bazen sürpriz olarak gördüğümüz antik sütun parçaları, antik bir kemer, kumsalın altına gizlenmiş mozaik pano parçası kültürel miras ile izleyenin duygu dünyasını buluşturma çabasıdır. Sanatçı aynı zamanda bireylerin duygusal dünyasını zenginleştirip estetik değerler sunarak yaşam kalitesini artırma amacını da taşımalıdır. Yer yer rastladığımız kadın ve genç kız figürleri hepsi daha önce ince ince desen olarak farklı yerlerde çalışılmış sonra da tual yüzeyine aktarılmış yeni bir fantastik gerçeküstü hikayenin kahramanı gibidir.

Önder Aydın resimlerinde yüzeyde kurgulanmış fantastik gerçeküstü hikayelerin değişmeyen asıl kahramanları güvercinlerdir. Kentin meydanlarında size aldırış etmeden ayaklarınızın altında bulduğu yiyecek kırıntılarını gagalayan güvercinler düne, geçmişe ait imgelerin yanında, bugüne ait varlıklardır. Resimlerde insanın ve doğanın yok ettiklerine karşın insani bir hümanizmin sembolü olarak direnirler. Direnmekle de kalmazlar toprak altından, denizden belli belirsiz çıkan mozaik panoları sahiplenirler. Yaşamak direnmektir. Sanat ta direnmektir. Her sanat eseri; sanatçının yok oluşa, hiçliğe karşı kendi zihninde ürettiği örgütlü bir direnişin sembolüdür. Bu direniş pasif bir direniş değildir. Sanatçının aklı, bedeni ve tüm benliği ile bedelini ödediği bir savaş alanı gibidir. Sanatçı; ’’Bir bilincin öte yarısında şahlanan bir ordunun askerleriyle savaşmaktan’’ yorulur bazen. O zaman yüreği umut yağmurlarında ıslanır…

Güvercin gözlerine yakışmıyorsa yağmur                                                                                                                    nasıl açabilirim bulutlara derdimi                                                                                                                       nasıl geçebilirim mayınlı köprülerden. (Nurullah Genç)

Derdini açtığı bulutlar yoldaşı olur yeni mayınlı köprülerden geçmek için. Sabırla yürüdüğü yollarda ellerine dolanan dikenler, ayaklarına batan çakıl taşları canını acıtır. O zaman 2 Temmuz 1993’te Sivasta sinsi koyu karanlığın yaktığı ateşle aramızdan ayrılan şair Behçet Aysan dizeleri yürünecek yeni yollar için güç verir.

Çünkü; her şey geçicidir.

Kalbimden aşk da, acı da her şey ama her şey geçer                                                                                   kör bir güvercinin türküsü bile.

Kırılarak güzelleştiğin diyarlarda binbir  bahar açtıran nice sanat yılları dileği ile…14.04.2026

 

          

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

3 Aralık 2023 Pazar








Doç.Dr.İrfan Nihan DEMİREL'in  1. Kişisel Sergisi için yazıldı                                             HAYAT VE SANAT YOLCULUĞU 

Kadir ŞİŞGİNOĞLU *

 İnsan hayatı bilinmezliklerle dolu, zor bir yolculuktur. Ne kadar süreceğini bilmediğiniz hayat yolculuğuna her gün yeniden başlarsınız. Kimi insan çok şanslıdır, bu yolculuğu zahmetsiz ve keyifli geçer. Kimi insanın hayat yolu ise zor ve çilelidir. İnsanın bu yolculukta  hayata tutunması, varlığını koruması ve kendini yaşadığı çevreye kabul ettirmesi çok zor bir süreçtir. Fiziki gücünü akli-iradi gücü ile birleştirip yetenekleri ile donatan insanın hayat yolculuğu kazanımlarla doludur. Karşılaştığı her zorluk birer birer çözdüğü küçük problemlere dönüşür. Her ne kadar yolu kazançlı tüketseniz de; yol da, azar azar sizi tüketir…Ve bir gün yol biter…. Yolu ve yolculuğu biten insanın yolda bıraktığı izleri sürdürür onun adına yolculuğunu.

Hayat yolculuğunda bıraktığınız izlerin en görünür olanları yaratıcı zeka ile bütünleşmiş yeteneklerinizin eseridir. Bu yetenekleriniz sanat ile ilgili ise iz bırakmak o kadar kolay değildir. Hayat yolculuğu ne kadar zor ise; sanat yolculuğu da bir o kadar zor ve çilelidir. Düzenli ve hırsla bıkmadan yorulmadan çalışmak gerekir. Kendi yaptıklarınızı acımasızca eleştirip, başarma inancınızı kaybetmeden başarısızlığınıza olağanüstü sabretmeniz gerekir. Yıllar içinde oluşacak sanat diliniz sizin adınıza konuşmaya başladığında hem hayat yolculuğunuzu hem de sanat yolculuğunuzu başarmış olursunuz.

2000 li yılların başında yollarımız kesişen, hayatına bile isteye dokunduğum Sevgili öğrencim İrfan Nihan Demirel’in hayat yolculuğunu uzun yıllardır gururla izliyorum. Naiflik düzeyinde duygusal kırılganlıklarına rağmen, inatçı, mücadeleci ve kararlı karakteri ile geride bıraktığı başarılı öğrenciliğini, başarılı bir akademik eğitimle taçlandırdı. Kendini iyi yetiştirmiş bir akademisyen ve sanat eğitimcisi olarak artık o da başkalarının hayatlarına dokunuyor ve iz bırakıyor. Son dönemlerde zorunlu akademik çalışmaları nedeni ile geri planda kalan sanat çalışmalarına ağırlık vermeye başlaması çok sevindirici. Hayatı bir kadın olarak sürdürmenin dezavantajlarını yaşamış bir kadın olarak “resimlerine kadın teması” seçmesi sanat yolculuğunun samimiyetinin göstergesi.

Sanat eserini ortaya çıkaran irade sanatçının yaşam pınarının kaynaklarından beslenmelidir. Sevgili Nihan Demirel’in ilk kişisel sergisi için hazırladığı resimlerini incelediğinizde “kendi yaşamının ve yaşadığı Karadeniz’in kadınlarının yaşama ilişkin dik duruşlu tavırlarını” görürsünüz. Grafik eğitiminin yalın anlatım dilini, zor kompozisyon kurguları ile birleştirmek, buna bir de; rengi eklemek ve rengin problemlerini çözmek kolay olmasa da; Nihan Demirel bunu başarabildiğinin kanıtlarını göstermiştir resimlerinde. İnançla tutku ile çalışmalarını sürdürdükçe seçtiği “tema’sında ki hikayeleri zenginleşecek, yaşanmışlıkları artacak, bıraktığı izler daha görünür olacaktır.

“Gülce” ismin verdiği ilk kişisel sergisine olan disiplinli ve heyecanlı yaklaşımı kuşkusuz gelecekte nice başarılı sergilerin yolunu açacaktır. Bizler de başarılı, karakterli bir akademisyen ve sanat eğitimcisinin yanına eklediği başarılı bir sanatçı sıfatı ile hayat ve sanat yolculuğunda bıraktığı izleri gururla izlemeye devam edeceğiz. (30 Kasım 2023 Trabzon)

* Sanat Yazarı ve Müze Küratörü                                                                                                                                 *Trabzon Üniversitesi Fatih Eğitim Fak. Güzel Sanatlar Eğitimi Bl. Öğr. Görevlisi                                              

15 Eylül 2021 Çarşamba

 

TRABZON’DA RESTORASYONU TAMAMLANAN  “KIZLAR MANASTIRI” SANAT GALERİSİ VE YAŞAYAN MÜZEYE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ

Kadir ŞİŞGİNOĞLU


Farklı çağlarda Trabzon’un bir kült  yeri olarak  dikkati çeken Boztepe sırtlarında, kente hakim bir yamaçta bulunan ‘Kızlar Manastırı’nın;  Komnenos Kralı III. Alexios döneminde 1349-1390 yılları arasında inşa edildiği tahmin ediliyor. Hristiyan Rahibelerin yetiştirildiği dini bir  merkez olması nedeni ile  “Kızlar Manastırı” olarak anılan  yapı, bir  çok kez  onarım ve eklentilerle 19.yüzyılda son şeklini almıştır. Uzun yıllar ilgisizlikten viraneye dönen manastır Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından dört yıldır sürdürülen restorasyon çalışmaları tamamlanarak mülkiyeti ve işletimi Trabzon Büyükşehir Belediyesine devredilmiştir.

Yüksek bir koruma duvarı ile çevrili Kızlar Manastırı içinde;  doğal mağaradan dönüştürülmüş bir kaya kilisesi, ayrıca Agios Konstantinos Kilisesi, şapel, misafirhane, çan kulesi,  anıt mezar, hamam  ve öğrenci hücreleri de bulunuyor. Manastırda en çok dikkati çeken bölüm ise Kaya Kilisesidir. Manastırın çekirdeğini oluşturan ve doğal bir mağaranın biçimlendirilmesiyle elde edildiği düşünülen Kaya Kilisesi’nin mevcut duvarı 19. yüzyılda yapılmıştır. Kilise içerisinde kayalardan sızan sulardan kaynaklanan ayazma yer alırken, kilisenin duvarları ve beşik tonozlu örtüsü frekslerle bezelidir. Kaya kilisesinde kitabeler, 3. Alexios'un eşi Theodora ve annesi Eirene'nin portreleri yer alıyor.

Trabzon Büyükşehir  Belediyesi tarafından  müze statüsünde işletilecek olan Kızlar Manastırının dört katlı misafirhane kısmı Sanat Galerisi olarak düzenlenmiş. Zaman içinde eklenecek kafe, müze shop ve diğer ünitelerle yaşayan tarihi bir kültür merkezine  dönüşecek olan Kızlar Manastırının açılışı 10 Eylül akşamı yapıldı. Pandemi nedeni ile sadece protokol ve katılımcı sanatçıların bulunduğu açılışta ünlü müzisyen Tuluyhan Uğurlu’nun coşkulu mini konseri ilgiyle izlendi. Sanat galerisinde ise Trabzon’da yaşayan ressamların “Trabzon’un Renkleri” isimli resim sergisi tarihi mekana renk kattı.

Cam ve çelik kontstrüksiyon kullanılarak çağdaş restorasyon ve arkeolojik sunum yöntemleri ile yeniden insanla buluşturulan yaklaşık altı yüzyıllık bu yapı, doğru kullanıldığında kültürel belleğimize yepyeni izler bırakacaktır. Bu değerli kültür mirasının  korunması adına emek verenlere şükran ve minnet borçluyuz.

 



 





 

30 Eylül 2020 Çarşamba



MEHMET YILMAZ  KARAİBRAHİMOĞLU                                                                                      Işık ülkesinde huzurla uyu koca çınar/  toprağını memleketinin yağmurları sulasın  / gölgende şiir  büyüsün                                                                                                                                                                                                              Kadir ŞİŞGİNOĞLU *

 Yaşamımızın her dönemi biri birinden farklıdır. Bu farklılıkları yaratan sadece bireysel gücümüz, yeteneklerimiz  değildir. Her dönemin kendine  özgü koşulları, kendine özgü çevresi , düşünce atmosferi  sizin yaşantınızın özünü ve çeperini değiştirir. Benim yaşantımın bugünlerini  hazırlayan 1983 yılında Zonguldak’ta  başlayan mesleğimin ilk  yıllarıdır.. Ömrümün en hızlı geçen sekiz yılı. Güzel şeyler yapıp, güzel insanlar biriktirdiğim sekiz yıl. İnsanın yaşarken güzel işler yapmak ödevi olmalı. Bireysel ve ortaklaşa yaratılan güzellikleri korumak da.

Emek  ve sınıf bilinci kısmen gelişmiş genç  bir öğretmen olarak başladım Zonguldak yaşantıma. Biraz ressam, biraz da şair olarak “tam da yerine  geldim” gibi düşünmeye başlamıştım önce. Bir süre sonra alışık  olmadığım iklimi, iliklerime kadar işleyen nem, evin her tarafına her eşyaya sinen rutubet kokusu, genzime yapışan   yanmış taşkömürünün ve  lauvarın isi, içimdeki  “galiba bu kent bana göre  değil” diyen sesi büyütmeye başlamıştı.  Vardiya  çıkışlarında kömür ocaklarından  çıkan, kömür  karasına  bulanmış, sadece  gözleri parlayan maden işçilerini gördüğümde bu kentte emek ve yaşam mücadelesinin ne  kadar zor olduğunu anlıyordum. Bu  kentte  yaşam  yalın, kaba ve gerçekti.

İstifa etme ikilemi ile geçen  bir  altı ay sonunda sevgili kardeşim Özer Başar ile tanıştım..Benim gibi Gazi  mezunu   Paylaşımcı ,tertemiz bir yüreği olan, idealist bir o kadar entelektüel, sanat heyecanı  yüksek bir resim öğretmeni. Sonraları “annem ısmarlama bir kardeş doğursa ancak böyle  olurdu” diyebildiğim bir insan. Sonra İbrahim Aydın…Duyarlı ve soyadı gibi Aydın. Edebiyat ile  felsefeyi yaşamıyla içselleştirmiş naif - entelektüel ama tam emek ve toprak insanı. Sonra Nilgün Yılmaz Edebiyat öğretmeni…Biryanı sert sıkı devrimci, gözü pek, yüreğinin bir  yanı sarıp sarmalayan abla, anne.. Sonra konuşmayı şehvetle  özlemiş  Nadi Çoban.. Her biri can dostlar..

Bir gün Özer ve İbrahim “seni TUSAK diye  bir  yere götüreceğiz orada  biri ile tanıştıracağız” dediler. Ben de takıldım “TUZAK olmasın sakın” diye. O gün tanıştığım insan Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu idi. Yine o gün tanıştığım bir başka insan Oktay Yaşar Hancıoğlu idi. Şimdi iki dost Işık ülkesinde buluştu.

“TUSAK”  açık adı “Turizm Sanat Kültür Geliştirme Kooperatifi” idi. Zeytinin, pamuğun, fındığın, buğdayın, bir de konutun kooperatifini duymuştum da sanatın kooperatifini  hiç duymamıştım. Zamanla  anladım kooperatif sözcüğü masumiyet şemsiyesi. 12 Eylül Yönetimi ve kalıntılarının bireysel ve toplumsal özgürlüğümüzün üstüne  çöreklendiği korku döneminde, didik didik edilen dernek yapılanmasına göre daha  özgür hareket edebilecek  bir  yapılanma.TUSAK  Halkevi  modelinin üstünü zekice kooperatif çatısıyla  örtüp kamufle  eden  bir kurum. O gün  kısacık  bir  sohbet sonrası Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu, söz şiire  gelince hemen “Denkleyerek Hasreti” kitabını imzalayıp vermişti. Ahmet Erhan, Eray Canberk, Bilgin Adalı, A. Kadir, Ece Ayhan ile tanışıklığımı söyleyince, o  arada Özer kardeşim de benim güzel şiirlerimin olduğundan  bahsedince “bir gün şiirlerini okuyup sohbet etmeye  geleceğim” dedi ve  sözleştik. Oğlunun okuduğu okulda  görev yapıyodum. Ama  derslerine  girmedim Sonradan kızı Eylem o okula  geldi ve  öğrencim oldu. Hatta basketbol takımına bile  almıştım.

Mehmet Abi Lise Mezunu bir  maden işçisi idi. Hırçın, inatçı,  mücadeleci damarını doğduğu Karadeniz- Giresun kıyılarından almıştı. Gençliğinden  beri mücadele  verdiği Zonguldak’ın maden emekçileri içindeki yaşamı onun sınıf bilincini  geliştirirken, emeğin örgütlenmesinde mücadele  yöntemleri konusundaki okumaları da düşünce  dünyasını zenginleştirmişti. Böylelikle Aydın bir sendikacı ve siyasetçi kimliği oluşmuştu. Ama işçi sınıfının  gelecek yaşamdan daha çok konfor payı almasının zihin ve estetik dünyasının evrilerek zenginleşmesine  bağlı olduğunu  fark etmişti . Kendi  estetik duyarlılığı ile emek dünyasında  kendi şiir hamurunu yoğururken, toplumsal estetik ve duyarlığın geliştirilmesi için kolektif  sanatsal üretimin zorunlu olduğuna inanıyordu. Halkevi dönemi ve TUSAK dönemi bu düşüncenin eseriydi. Yakından tanıdıkça lider öğretmen yanını keşfettim. Farkında  olmadan son derece çağdaş eğitim kuramlarını kullanıyor  gibiydi. Özellikle  gençlere olan inancı, yeteneklerini keşfetmek için fırsat verme, kendini ifade edecek koşulları hazırlama köy enstitüsü modelinin tam bir çağdaş yansımasıydı. Mehmet Abi’nin Sendikacı, Siyasetçi, Halkevci, Şair ve Aydın kimliğinin bana göre daha önünde olan kimsenin  pek üstünde  durmadığı diplomasız öğretmen kimliği idi. İçlerinde ben de dahil, bir çok gence güvenip sorumluluk verip, yüreklendirerek sahneye  gönderir, bir kenardan keyifle ve gururla başarılarını izlerdi. Tanışmamızdan iki  yıl sonra TUSAK genel kurulunda 2.Başkanlık görevini bırakıp yerime senin görev yapmanı istiyorum dediğinde ne  büyük bir sorumluluk yüklediğini ancak daha sonra anlayabildim. O dönemde her biri  farklı siyasi düşünceye  sahip, sanatın ortak dilini konuşup, kolektif sanat üretme becerisi gösteren TUSAK’lı dostlarla zenginleşti hayatımız. Birini unutursam çok ayıp olur diye isimleri tek tek yazmıyorum. Ama cesareti, fedakarlığı, paylaşımcılığı ile  Can dostumuz Fatma Malay ismini de anmam gerek. O dönem Zonguldak Belediyesinin Basın ve Halkla ilişkiler  sorumlusu, usta fotoğrafçı Birol Üzmez.  O günden sonra siyah beyaz  Zonguldak renklenmeye başladı benim için. (Öner Güven, Ayhan Kiraz, Meral Setan, Kamil Öztürk,Hakan-Nurten Özçınar, Hikmet Türen, Kürşat Coşkun) O kocaman TUSAK ailesine selam olsun. TUSAK ın logosunu yaptım ağzında zeytin dalı tutan güvercin…Sanatın ve kültürün evrensel barışın yaratıcı dili olacağına inancımın bir sembolü idi. Ben hala güvercin resimleri yapıyorum

Resim, fotoğraf, karikatür  sergileri, halkoyunları, müzik konserleri, tiyatro ekibi, şiir ve imza günleri, sanatçı söyleşileri ile  bir akademi gİbi Zonguldak ve çevresinin kültürel yaşamına  bir zenginlik sunmuştu TUSAK. Bunların hepsinin de  altında son dokunuşları yapan iki kişi vardı Mehmet Yılmaz ve Oktay Yaşar Hancıoğlu. Bu iki insanın emeğe saygı ve tutkunun ötesinde devrimci ahlaka uygun dürüst karakterlerine de tanık  olmuştum. O dönemde kimsenin  bilmediği, telaffuz  etmediği telif hakları kapsamında yeni sahneye koyduğumuz Batakhane Güzeli isimli tiyatro oyununun galasına, oyun yazarı Erman Canatan’ı çağırmışlar, kendisine  gişe  gelirlerden  bir miktar  telif  hakkı ödemişlerdi. Erman Canatan’ın bu incelikli davranış karşısında o küçücük parayı aldığında yüzünün aydınlanıp, yüreğinin zenginleştiğini görmüştüm. Şimdinin hiç emek harcamadan birinin emeğinden ne  kadar geçinirsen geçin mantığı ile  yaşayan sanat camiasını düşündükçe o davranışın ne  kadar erdemli olduğunu bir kez  daha  anlıyorum.

Şair  yönü çok incelendi çok konuşuldu  belki. Sağlığında hakkında  çok güzel yazanlar da oldu Ama  adam gibi sahip çıkılmadı.. Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu’nun Şiirlerini tek bir  kalıb içinde  incelemek pek  mümkün değildir. Dönem dönem farklı etkiler farklı  çağrışımlar sezilebilir. Dili zaman zaman farklılaşabilir. Ama şiir  tutkusunun ve  coşkusunun bir insanda  bu kadar uzun yaşadığı  az görülür. Evrensel şiir dili ile kendi imgelerini, duygu dünyasında harmanlayarak  oluşturduğu metaforlar, yerel dil ve halk kültüründen beslenen yanı onun şiirinin farklı  yanıydı.. Zonguldak’ı bu kadar güzel ve  uzun süreli anlatan başka  bir şair tanımadım. Yaşam koşullarının  onu Zonguldak ve Görele’de  yaşamaya mahkum etmesi bazılarının ona taşralı şair diye burun kıvırmasına  neden  olabiliyordu. Eğer  edebiyat dünyasının bilinen çevresi  içinde  daha çok görünse, bir  de  bir  üniversite  diploması olsaydı o "kocaman şairlerin" arasında onun adını da  rahatlıkla  görürdük. Bana göre   tepeden tırnağa bir  şiir  insanı olarak Türk Şiirinin en  mütevazi emektarı sıfatını çoktan  hak etmişti .Hatta var mı  bilmem Zonguldak Kent Müzesinde bir  büstü ile  birlikte bir  köşe ayrılmayı da. Zonguldak’ta kültür ve düşün dünyasına harcanmış koca bir ömür. Sadece Karya Kitabevi bile Kent için fedakarlığının bir sembolü. Yaşamı boyunca  çok  kişinin hayatına  dokundu. Ama  kendine pek dokunamadı. Şiiriyle, yazılarıyla düşünce  ve eylemleri ile Zonguldak’ı  Karadeniz’i hatta Türkiye’yi besledi. Ama  bu Ülke bu şairin yaşam  konforunu sağlayamadı solunum cihazı bulunamadığı için hayatını kaybetti. 

Gençliğinden  beri yaşadığı sağlık sorunları,  ihmal ettiği sağlığının en trajik anlatımı “yarım soluk yaşamak” sanki bedeninin isyanı, ”Son nefesimi yine sona   sakladım” sözü ise bir şairin şiir dili ile kendi ölüm ilanı gibiydi.

Işık ülkesinde huzurla uyu koca çınar/toprağını memleketinin yağmurları sulasın/ gölgende şiir  büyüsün.                    13 Eylül 2020

*TRABZON ÜNİVERSİTESİ, Fatih Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Eğitimi Bl. Öğretim Görevlisi

19 Kasım 2019 Salı




RÖNESANSIN KALBİ  FLORANSA  ve                                                            MEDİCİ’LERİN MUHTEŞEM MİRASI   UFFİZİ MÜZESİ


Kadir ŞİŞGİNOĞLU *

Kentler de insanlar gibidir. Hem  bedeni,  hem de  ruhu  vardır. Kentlerin  bedenini oluşturan farklı  dönemlere  ilişkin ayakta kalmayı  başarmış mimari yapılardır. Kentlerin ruhu ise; o kenti  kuranların, yaşatanların  kentte bıraktığı izdir. Daha kestirme  bir  anlatımla; kente değer katanların o kente  üflediği nefesidir. Bir  kentin nefes aldığını  tarihin farklı dönemlerine ait kültürel izlerinin görülebilir olmasından anlarız. Kültürel süreklilik  ve  dönemler arası kültürel  ilişki aynı zamanda kentlerin kimliğidir. Kimlik ise sadece görünen  kısım ile  ilgili değildir.  Kentlerin ruhu da kimliğinin önemli bir parçasıdır. Bedeni  ile  ruhu biri birini tamamlayan  kentler kimlikli  kentlerdir, insanı  kendine  çeker. Bir  kentin kimliği yoksa aslında  kentte  yaşayanların da  kimliği yoktur.

Rönesans’ın  ve  Sanatın Başkenti-Floransa
1.Yüzyılda Arno  nehrinin  hemen  kıyısında Etrüsklerin kurduğu Floransa; ruhunu , kimliğini en  iyi yansıtan  kentlerden  biridir. Floransa, sadece Kuzey İtalya’daki Toskana bölgesinin başkenti  değildir. Kültürü, tarihi, mimarisiyle dünyadaki en önemli turistik şehirlerden biri olan Floransa  aynı zamanda  “Rönesan’sın  ve Sanatın  başkenti”dir. Bir  yılda  yaklaşık on beş  milyon  kişinin  ziyaret ettiği bu kent  Rönesans’ın doğuşuna  tanıklık etmiş, Leonardo Da Vinci, Michelangelo gibi dünyadaki en önemli sanatçıları  yetiştirmenin övüncünü  yaşamıştır.

Romalıların önce bir  garnizon kentine, sonra da  zengin bir  ticaret merkezine  dönüştürdüğü Floransa,  Roma gücünü   kaybetmeye  başladığında sırasıyla; Got, Bizans  ve Lombardların eline  geçer  ve bir  süre  sessizliğe gömülür. 12.yüzyılda ise veba  salgını kent nüfusunun  yarısını yok eder. Şehir bankacılığın ve Papa’nın yardımıyla tekrar kendini toparlar. 15. Yüzyıldan başlayarak üç yüzyıl boyunca Floransa ve Toskana’nın tek hâkimi olan Medici ailesi  kentin sosyal ve siyasal yaşamını etkiler. Medici ailesi ile  Floransa ekonomik bakımdan zenginleşir. Floransa 1861 yılında İtalyan Birliği’ne katılır ve 1865–71 yılları arasında çok kısa bir dönem yeni krallığın başkenti olur. II. Dünya savaşında Mussolini’nin yanında olan şehir, Alman ordularının İtalya’dan çekilmesi sırasında yoğun bombardımana maruz kalır ve adeta yerle bir edilir. Savaşın bitmesiyle Floransa; adeta küllerinden yeniden doğmuştur. Günümüzde Floransa; dört yüz bine  yakın  nüfusuyla İtalya’nın en dikkat çekici şehridir.

Floransa Roma’lılardan başlayarak çoğunluğu Rönesans döneminde Medicilerin eklediği bir çok mimarlık  şaheseri ile müze kent görünümündedir. Arno nehrinin kenarından on dakikalık  keyifli  bir yürüyüşle özenli, temiz  ve bakımlı sokaklarından  geçip Dante, Galileo ve Michelengelo’nun anıt  mezarına  ev sahipliği  yapan, yanında Dante’nin  heykelinin   bulunduğu  Basilica di Santa  Croce’ye  ulaşabilirsiniz. Hediyelik eşya  satıcılarını, yoğun insan gruplarını takip ettiğinizde hangi yönden  giderseniz  gidin Floransa’nın kalbi Piazza Della Signoria’da kendinizi bulursunuz. Bu  meydanda Michelengelo’nun  ünlü David heykelinin kopyasını,  Bandinelli’nin Herkül ve Casus, Ammanati’nin Nettuno heykelini, Floransa Belediye  Binası Palazzo Vecchio’yu görebilirsiniz. Bu meydanın  her  bir  bölümünde yer alan eserleri izlerken her biri farklı  mitolojik öyküler eşliğinde Floransa  sizi kendini yaşamaya  davet  eder.
Floransalı  ve Vatikan’ın baskısından kaçan Dönemin en önemli sanatçıları Floransa’nın  büyüsüne  kapılmış burada eserlerini üretmişlerdir.  Adını bahar  tanrıçası Floradan alan  kent, Medicilerin desteği ile her  türden binlerce sanat  eseri  biriktirir. Geç Gotik Dönem ile  Erken Rönesansı biri birine bağlarken, resim sanatında doğal perspektife  bağlı biçimlendirme ve renklendirme tekniği ile kendine  özgü kompozisyon anlayışını geliştiren Floransa okulu da  burada doğar. Bu  ekolün çok sayıda başyapıtı Uffizi sarayında yerini  alır.

Dünyanın Halka açılan ilk  müzesi Uffizi
Uffizi İtalyancada  ‘Ofisler’ anlamına  gelir. Uffizi sarayının hikayesi Cosimo de’Medici tarafından  1564’de Giorgio Vasari’yi görevlendirmesi  ile   başlar. Amaç devletin idari işleri ve yargıçlar  için ofis ve toplantı salonları içeren bir devlet binası yapılmasıdır. Mimar, ressam ve sanat tarihçisi Vasari, Medici Sarayı’na bitişik olarak tasarladığı yapıyı Arno Nehri’ne kadar uzatarak Ponte Vecchio köprüsüne bağlar. İçindeki uzun iç avluya Dorik revaklar, nişler, kesintisiz saçaklarla o tarihe kadar hiç görülmemiş bir kent peyzajı  yaratır, Uffizi Sarayı’nı Vecchio Köprüsü’nün üstünden geçen bir geçitle de nehrin karşı yakasına, Medicilerin  yaşadığı  Pitti Sarayı’na bağlayan bu koridor İnsan aklına şaşkınlık  veren sanat şaheserine dönüşür. Vasari Koridoru diye anılan bu geçit ve saray, sonradan aile koleksiyonunun sergilendiği bir galeri, daha sonra da Floransa ve Avrupa’nın en önemli müzesi olur.  

Medici ailesinin sürekli yeni eserler toplaması ile  genişleyen koleksiyona  yeni alanlar gerekli  olmuştur. Vasari’nin 1574’de ölümü ile  inşaat onun tasarımı doğrultusunda Alfonso Parigi ve Bernardo Buontalenti tarafından sürdürülür. 1589’dan beri korunan Tribuna Ottagonale olarak bilinen muhteşem sekizgen yapı ortaya  çıkar.  17. Yy başında 2. ve 3. kat koridor tavanları bitirilir, sonraki çağlarda Porselen Oda ve Otoportre Salonu inşa edilir. Sonuçta bugünkü, U plânlı kompleks yapı ortaya çıkmıştır. 1737’de III.Cosimo’nun kızı Anna Maria Luisa de Medici, bir “Patto di famiglia” (Aile Paktı) imzalayarak halka sergilenmekte olan tüm Medici koleksiyonunu Floransa şehrine bağışlar. Böylelikle Uffizi dünyada  halka  açılan  ilk müze olur.

Uffizi’nin  Başyapıtları
Uffizi  galerisini gezerken   gotik dönemden  başlayıp erken Rönesans, Olgun  Rönesans, Maniyerizm ve  Barok  dönemlere ilişkin sanat tarihinin en önemli başyapıtların orijinalleri   ile karşılaşmanın heyecanını yaşayabilirsiniz. Hatta ‘Stendhal sendromunuz’ varsa  (sanat eserleri karşısında  fazla  heyecanlanıyor kalbiniz  fazla  çarpıyor  ise) aman dikkat. Son dönemlerde basına yansıyan Botticelli’nin İlkbahar ve  Venüsün Doğuşu isimli eseri önünde kalbi duran, Caravaggio’nun  Medusa  isimli  yapıtları önünde bayılan izleyici haberleri kulağınıza küpe  olsun.
Bu iki  başyapıtın dışında Cimabue (Madonna Enthroned),  Giotto (Ognissanti Madonna -Tüm Azizler ve Meryem), Filippo Lippi  (Çocuklu Meryem ve İki Melek), Fra Angelico (Bakire'nin  taçlandırılması), Leonardo da Vinci ve Verrocchio  ustanın  birlikte  yaptığı ( Meryem’e Müjde), Michelangelo ( Doni Tondo). Tiziano (Urbino Venüsü), Raffaello (iki Kardinaller ile Papa Leo X portresi), Parmigianino ( Long Neck ile Madonna), Baccio Bandinelli (Laocon ve Oğulları)  hayranlık  duyacağınız başyapıtlardan  bazılarıdır.

Uffizi’nin Osmanlı’ları
Dönemlerinin güçlü yöneticileri, kral ve imparatorlarının portrelerinin  yer aldığı üst kat koridoru gezerken Osmanlı İmparatorluğu'nun padişahlarından da bir kısmının  resmi size tanıdık gelebilir. Yanlarına  İtalyanca  yazılmış isimleri okuduğunuzda  bunların Sultan Murat, Fatih Sultan Mehmet, 1.Beyazıd, Kanuni, Sultan Selim, Hürrem Sultan ve Mihrimah Sultan’ın resimleri olduğunu anlarsınız. Uffizi’nin Gioviana koleksiyonun bir parçası olan Sultan l. Beyazid’in portresi, Bronzino’nun öğrencisi olan Cristofano dell’Altissimo’nun 1562’de Floransa’ya dönmeden önce Como’da gerçekleştirdiği bir dizi portre arasında yer almaktadır.
Yılda yaklaşık iki buçuk  milyonun  üzerinde  insanın  ziyaret ettiği Uffizi Müzesi, zengin koleksiyonu ile sadece Floransa’nın sembollerinden  biri değildir. Aynı zamanda Avrupa ve   Dünya kültür mirasına katkı  sağlayan kurumlarından  biridir. Floransa’nın  doksan  müzesinden  biri  olan Uffizi’yi rezervasyon yaptırmadan ziyaret etmek  istediğinizde  beş yüz metreye uzanan  kuyrukta iki  saat kadar beklemeyi göze  almanız gerekli. Sanat zehirlenmesi yaşayarak mutlu çıkacağınız müzeden sadece bazı bölümlerde  ışıklandırma biraz daha iyi  olabilir  mi?  diye bir  soru  aklınıza takılabilir


*Trabzon Üniversitesi Fatih Eğitim Fak. Güzel Sanatlar  Eğitimi Bl.