Kadir ŞİŞGİNOĞLU (Sanat ve Müze
Yazarı)
Sıradan bir yaşamı gönüllü olarak reddeden
sanatçı; yaşamı süresince tercihlerinin bedelini fazlasıyla öder. Ödediği
bedeller çoğu insanın hayatında keşkelerle ifade edilirken, sanatçı; bireysel
olarak sürdürdüğü varlık savaşında arkasına dönüp pek bakmaz. Onun savaşı
gelecekte var olabilme savaşıdır. Bütün benliği ile verdiği varlık savaşında duyduğu,
kendi estetik varoluşunun kaygıları onu gündelik yaşamın küçük hazlarından uzaklaştırır.
Özgürce üretmek ve sanatsal kariyer
planlaması açısından ülkemizde sanat yolculuğunu bir kadın, eş ve anne olarak sürdürmek,
dezavantajlı bir durum sayılır. Birçok öğrencinizin hayatına dokunacak idealist
bir öğretmen olarak mesleğinizi sürdürüyor ve sanatın etkileşim ve gelişim
potansiyelinin yüksek olduğu büyük kentlerden uzak yaşıyorsanız kuşkusuz bir
başka dezavantajı yaşıyorsunuzdur. Bu sınırlar içinde sürdürülen sanat
yolculuğu sansasyonel sanatsal başarı hedeflerine sizi ulaştırmayabilir, kuvvetli
bir manifestoya bağlı, kabul edilebilirliği yüksek sanatsal başarı hedefiniz
gerçekleşmeyebilir. Ama "Sanat yolculuğunda önce insan olmak" yolunu
tercih etmiş iseniz yolda olmanın keyfini ve hazzını, planlanmış bir başarıya
tercih etmiş olursunuz.
Sanatsal Süreçte Empati, Samimiyet
ve Gönül Bağı
Sanat; uzun yıllarda deneyimlenmiş,
teknik bir beceri gerektiren derin bir insani eylemdir. Sanat yolculuğunda ‘’önce
insan olmak’’ tercih ettiğiniz bir yönelim ise; kendi sanatsal olgunluk
sürecinde önce kendi ruhunuzu, duygularınızı ve insanlığınızı anlamanız gerekir.
Bu durumu; aslında sanatçının içsel yolculuğu olarak tanımlarız. İçsel
yolculuktaki samimiyet sanatçının hayatının içinden süzülen özgün formlarla görünür
olabiliyor ise, izleyici ile sanatçı arasında "gönül bağı" kurulur. Samimiyet,
duygu, empatiyi kişisel dönüşümün temel unsuru olarak kabul edip, sanatınızın
merkezine koyduğunuzda teknik; bu insani özü ifade etmenin sadece basit bir aracı
olur.
Sanat yolculuğunun başlangıcında tercih
ettiği, geleneksel sanatlarımızdan ‘’ebru’’ tekniğine uzun yıllardan beri yeni
boyut kazandırmaya çalışıyor Nilgün Ayşecik Çevik. Tekne içindeki suyun duruşu
kadar sakin, mütevazi, adanmış yaşam biçimi ile memleketi Çorum’da sanat
eğitimciliğinin yanında kendi sanatsal çalışmalarını da birlikte sürdürüyor. Ebru
sanatının yüksek toplumsal kabul edilebilirliği, sosyal ve bireysel empati gücü
sayesinde öğrencilerinin ve yaşadığı kentin kültür ve estetik dünyasında kalıcı
bir yer edinmiş. Hayatına dokunduğu
farklı meslek gruplarından çok sayıda öğrencisi
Çorum’un yakın geçmişinde, bugününde ve geleceğinde söz sahibi
olmuşlardır.15-20 yıl kadar önce, plastik sanatlar adına çöl ikliminin
yaşandığı kentte kendisine destek veren arkadaşları ile birlikte açtığı izden giden çok sayıda genç ressamın ve sanat eğitimcisinin varlığı,
sanat danışmanlığını yaptığı yerel yönetimin yedi yıllık çalıştaylar sonrasında
Türkiye’de ilk kez oluşturduğu ‘’Çorum Belediyesi Sanat Müzesi’’ kentte oluşturduğu mütevazi kimliğin saygınlığının
sonucudur. Sanat, insan hayatında hem bireysel hem de toplumsal rollere
sahiptir. Bugün Çorum da Kültür ve Sanat konuşuluyor ve bu alanda projeler
üretiliyor ise doğru insanların, doğru zamanda, doğru mekanda bir araya
gelmeleri sayesindedir. Nilgün Ayşecik Çevik’in sanatı ve kimliği ile Çorum’lu
hemşehrilerinde oluşturduğu gönül bağı bu sonucun mayası olmuştur.
Ebru Teknesindeki Döngü Yeni Estetik
Boyut
Ebru’nun; kesin olmamakla Çağatayca’da
hare- damarlı anlamına gelen ‘ebre’ sözcüğü ile Farsça ‘eb/ab’(su) ile ‘ru’(yüz-yüzey)
kelimelerinin bir araya gelmesi ile oluşan ebru sözcüğünden dilimize yerleştiği
söylenebilir. Teknik olarak ebru; geven özü (kitre) ile yoğunlaştırılmış su
yüzeyinde, özel boyaların fırça veya çeşitli araçlar yardımıyla oluşturulan
şekillerin kağıt veya farklı yüzeylere aktarılmasıyla oluşturulan geleneksel
bir Türk kağıt süsleme sanatıdır. Suyun yüzeyindeki harekete bağlı olarak
oluşan hareler, damarlar, dalgalanmalar, gözeler her seferinde tekrarlanamayan
yepyeni eserler ortaya çıkarır. Sabırla, sevgi ile hayal gücü ile suyun renk
ile dansını izlemek yeni yaratımlar için ilham verir.
Köpürmüş suda dinlendi amansız kasırga tohumu, Doğudan gelen bir / suyun üzerinde yazılı kaldı adım.” (Enis Batur)
Hayatın kaynağı olan su; doğumu,
bereketi, saflığı, arınmayı, öfkeyi, gücü, tazeliği, şifayı temsil eder: Türk
mitolojisinde insanların kaderlerini belirlediğine inanılan göksel ruh “suyla”;
ay, su ve güneşin parçalarından yaratılmıştır. ‘’İnsan, su ve sanat, tarih
öncesi çağlardan beri birbirine sıkı sıkıya bağlı, yaşamın ve kültürün temel
taşlarını oluşturan üç unsurdur. Su yaşamın devamlılığı, sanat ruhun
beslenmesi, insan ise bu iki unsuru anlamlandıran varlıktır.’’ Ama her insanın
yaşamı dünyaya ve insanlığa anlam ve değer katacak derinlikte olmayabilir.
İnsanlar vardır; derin bir okyanus... İlk anda ürkütür, korkutur sizi. Derinliklerinde saklıdır gizi, Daldıkça anlarsınız, daldıkça tanırsınız; Yanında kendinizi içi boş sanırsınız. (CanYücel)
Nilgün Ayşecik Çevik; suyun ve rengin
ahenkli dansını tual yüzeyine aktarıp, yeni bir estetik önermeye dönüştürmek
istemiştir. Başlangıçta ebru tekniğinin tual yüzeyine akseden kendine özgü
deseninin geleneksel sınırları içinde kalmasını istediği çalışmaları yapmıştır.
Bir süre sonra aldığı ‘resim eğitimini
dışarıya yansıtma arzusu’ ebru zemin üzerinde belli belirsiz yeni görsel
imgeler ortaya çıkarmıştır. Resimde yeni bir nesnenin resim yüzeyine dahil
olması hiç te kolay olmaz. Sanatçı önce düşünsel olarak onu hazmetmek, sonra
teknik olarak problemi çözmek zorundadır. Zaman
içerisinde Türk Kültür Dünyası ve Kültür Mirası farkındalığı, mistik bir
yaşam felsefesinin uzantısı olarak düşünce dünyasına giren tasavvuf düşüncesi
ebru zeminli resimlerine yeni kimlik kazandırmıştır. Resimlerin altlarında
açıklama metni yerine kullandığı bazı
lirik dizeler kendi ruhsal meditasyonunun yansımaları olduğu gibi şair bir
ruhun da yansımasıdır.
Sessiz
adımlarda gizli hevesler vardır. Oysa nefis ipinde çocukça bir tuzak barınır,
Kalp
titrer heves utanır.
Uzunca bir zamandan beri ‘ebru’nun
desen zenginliğinden vazgeçtiği mavi, mor, lacivert renklerin hakim olduğu, ince
hareli yüzeylerde kontrast renk ilişkileri ile ele aldığı görsel imgeleri
kompozisyonun ana unsuru olarak görüyoruz. Bu imgeler bazen süslü tropik
balıklara, deniz yıldızlarına, deniz atlarına, deniz kabuklarına, bazen bir
ağaca, kuşa, kediye bazen de; kültürel mirasımız sembol mimari yapılara
dönüşüyor. Zengin dokulu ‘ebruli ‘zemin üstünde açık koyu ilişkileri içinde
hangi nesneyi, hangi imgeyi, hangi sureti koysanız yadırganmayacak bir sonuç
ortaya çıkıyor.
Kültürel Mirasa ve Suyun Hafızasına Saygı
Sanatçı yaşadığı doğaya, ülkesine,
milletine, birlikte yaşadığı toplumuna ait yüksek duyarlıkları olan insandır. Buradan
aldığı izlenimleri yaşantı süzgecinden geçirip kendi hafızasına kaydeder. İnsanın,
toplumun hafızası olduğu kadar her şeyin bir hafızası vardır. Taşın, toprağın,
suyun…. Her hareket, her oluşum kaydedilir.
Suyun da
hafızası var:
İçimde yosun tutmuş tüm
taşlar
bana söyleyemediğiniz sözler
kadar.. (Turgay
Uçeren)
Japon bilim insanı Dr. Masaru
Emoto, su üzerine yaptığı ilginç deneylerle uzunca bir süreden beri "suyun
hafızası" olayını ilk kez ortaya atan isimlerden biri. Her su damlasının
birbirinden farklı ve eşsiz bir yapıya sahip olduğunu fark eden Dr. Masaru
Emoto, "Suyun bilgi toplama gibi bir özelliği olabilir mi?"
sorusundan yola çıkarak deneyler yapmış ancak bilimsel bir kanıt ortaya koyamasa
da; ne kadar seyretilirse seyreltilsin içindeki canlılık unsurlarını
kaybetmediği görülmüştür. Suyun hafızası olduğunu düşünenlere göre su, yüzlerce
yıllık birikimi ve o anki titreşimleriyle insan hayatını etkiliyor.Nilgün
Ayşecik Çevik; Anadolu’nun ve Türk uygarlığının köklü kültür hafızasını, Unesco
Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Ebru sanatımızla birleştirerek yeni bir
estetik önerme oluşturuyor.
‘’Kültürel hafızaya saygı, bir
toplumun geçmişten getirdiği değerleri, gelenekleri, sanat eserlerini, tarihi
mekânları ve yaşam biçimlerini koruyarak gelecek nesillere aktarma bilincidir.
Bu kavram, sadece fiziksel kalıntıları değil, aynı zamanda yaşayan kültürel
pratikleri ve ortak belleği de kapsayan, kimlik sürekliliğini sağlayan bir vefa
ve sorumluluk anlayışıdır.’’ Bu vefa sorumluluk anlayışı Nilgün Ayşecik
Çevik’in resimlerinde suyun hafızasına yazılmış suretlerle canlı bir estetik
eyleme dönüşmüştür.
Suyun
içinde gördüğün dışarıdan yansır
suyun dışında aradığın
içindedir nasılsa… (Ahmet
Ertan Mısırlı)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder